KÖŞE YAZARLARI

ABD-TÜRKİYE ANTLAŞMALARI

Kendilerini yetiştiren iktidara getiren efendilerine arada sırada meydan okumalar yapılır. Amaç; sapkın yandaşlar desteklediklerinin kimin emrinde olduklarını farketmesinler.

Türkiye, 1930’lu yıllarda bağımsız politikaya yönelir. ABD Lozan antlaşmasını imzalamaz. Bugüne kadar da imzalamamıştır. Türkiye; kalkınma hamleleri ile Sadabat Paktı ve Balkan antantı ile bölgesel etkinliğe yönelir. Bu durum; İngiliz Fransız Amerikan güçlerini harekete geçirir. 1936 yılına kadar İstanbul Marmara bölgesi, limanlar işgalcilerin elindedir.

ABD; İkinci Dünya Savaşından, Nükleer gücü tekelinde bulunduran bir süper güç olarak çıkar. Amerikan yaşam tarzı, propagandayla dünyayı saran moda halinde idi. Bu parlak görüntünün arkasında bir emperyalist devlet vardı. ABD-İngiltere İkinci dünya savaşı sonrası birliktedir. İki ülke, tek bir politika ile küresel strateji oluşturulur.

ABD, İngiltere ile birlikte Ortadoğu coğrafyasının SSCB nüfuzunun girmesini önlemek için strateji geliştirir. Bunun sonucu olarak; bağlayıcı anlaşmalara gider. İlk olarak da Türkiye’yi yeniden mutlak vesayete almaya yönelirler.

Kapitülasyon Antlaşması:1 Nisan 1939

Türkiye, Atatürk’ten sonra yabacı bir devlete ekonomik imtiyaz tanıyan ilk ikili antlaşmayı 1 Nisan 1939′da ABD ile yapar. 5 Mayıs 1939′da yürürlüğe giren antlaşmaya göre Türkiye, ABD’ye gerek ithalat ve ihracatta ve gerekse diğer bütün konularda en ziyade müsaadeye mazhar millet statüsü tanımıştır. Ayrıca, ABD sanayi malları için gümrük indirimleri sağlanıyordu. Lozan’da bin bir zorlukla kaldırılan kapitülasyonlar İnönü eliyle geri gelir.

Karşılıklı yardım anlaşması: 23 Şubat 1945

Antlaşma; “Karşılıklı Yardım Antlaşması” olarak gözükmesine karşın, tümüyle ABD isteklerinin Türkiye tarafından kabulünü içerir. Antlaşma, ABD’nin haklarını korumaktadır! Antlaşmanın 2. maddesinde: “T.C. Hükümeti, sağlamakla görevli olduğu hizmetleri, kolaylıkları ya da bilgileri ABD’ye temin edecektir” denilmekteydi.

Kredi Antlaşması: 27 Şubat 1946

ABD ile imzalanan ikinci antlaşma. Antlaşmanın özü dünyanın değişik yerlerinde kalmış ABD’nin savaş artığı eski malzemelerini satın alması koşuluyla Türkiye’ye 10 milyon dolar borç verilmesi idi ve ağır koşullar içeriyordu. Türkiye, malzemeyi kırık, bozuk, işlemez nasıl bulduysa satın alacak! Ayrıca satın alınan malın mülkiyeti ABD’de kalacak!

Truman Doktrini: 12 Temmuz 1947 Antlaşması

Başbakan Recep Peker, ABD basınına: “Başkan Truman, tam geçekçi ve tam insani bir görüşten mülhem olmuştur” diyordu. 24 Mayıs 1947′de subay üniformaları, Amerikan subaylarının ki örnek alınarak değiştirilir. Dünya Savaşı sonunda 245 Milyon Dolarlık döviz ve altın stoku olan Türkiye, kendi olanaklarıyla yatırım yapabilecekken, ABD güdümüne sokulur. ABD, Türkiye’yi bir açık pazar, bir hammadde kaynağı olarak yapılandırır.

ABD ile Eğitim Komisyonu Antlaşması: 27 Aralık 1949

ABD, Türkiye’de yerleştikçe ve denetimi ele geçirdikçe kendi ideolojisini benimsemiş, ABD’nin çıkarlarını kendi çıkarları gibi özümsemiş ve ileride Türkiye’de önemli görevlere gelme olasılığı yüksek gençleri ‘yetiştirmek’ yolunu tutmuştu. Bu antlaşma, ABD’nin eğitime önce ortak edilmesini, sonra da belirleyici olmasını sağlayacak bir antlaşmaydı. Antlaşmanın 1. Maddesine göre: Türkiye’de bir Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu kuruluyordu.

NATO anlaşması: 18 Eylül 1952

Türkiye Başbakanı Adnan Menderes, Türk-Amerikan ilişkileri için ölümsüz dostluk derken, ABD Dışişleri Bakanı John Fuster Dulles; Amerika’nın dostu yok, çıkarı vardır diyordu.

Petrol Yasası:1954

Yabancı petrol şirketlerinin adamı Max Ball’e hazırlatılan ve petroldeki devlet tekelini kaldıran “Petrol Yasası” aynı yıl TBMM’de kabul edilir. Yasanın değiştirilen 136. maddesinde; “Bu yasa yabancı şirketlerin izni olmadan değiştirilemez” deniliyordu.

Vergi Muafiyetleri Anlaşması: 23 Haziran 1954

Yalnızca Amerikalıların yararlandığı bu anlaşma, Türkiye’deki ABD varlığını adeta devlet içinde devlet haline getiriyor ve ABD şirketlerine vergisiz, gümrüksüz, denetimsiz ve yargı organlarından uzak, yasa üstü bir statü tanıyordu. 1959 yılında millileştirme işlemlerinde muhatabın ABD olmasını kabul eden, İstimlâk ve Müsadere Garantisi Anlaşması yasalaşır.

Tarım Ürünleri Antlaşması: 12 Kasım 1956

Antlaşmaya göre ABD Türkiye’ye 46.3 milyon dolarlık buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, sığır eti, konserve, donyağı ve soya yağı satacaktı. Bir tarım ülkesi olan Türkiye’nin ürettiği bu temel ürünler, ABD gibi gelişmiş bir ülkenin, eşit olmayan rekabetine terk ediliyordu.

ABD’ye Askeri Müdahale Yetkisi Veren Antlaşma: 5 Mart 1959

Bu antlaşmada ABD’ye “Türkiye’nin siyasi bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne karşı yapılacak her türlü tehdidi çok ciddi bir biçimde araştırmak” görevi veriliyor. Yine: ABD’nin “doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak; tecavüz, sızma, yıkıcı faaliyet, sivil saldırı, dolaylı saldırı hallerinde” Türkiye’ye müdahale etmesi kabul ediliyordu. Dolaysız saldırı, dolaylı saldırı, tecavüz ve özellikle sivil saldırı gibi kavramların ne anlama geldiği açıkça tanımlanmamış, bunlar ABD’nin yorumuna bırakılmıştı. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, 4 Nisan 1960′ta bu gerçeği kabul edecek ve açıklamasında bu konudaki takdir hakkının Amerikalılara ait olduğunu söyleyecektir.

ABD Kredi Anlaşması; 31 Mayıs 1968

Türkiye’yi ekonomik, mali ve siyasi bağımlılığa sürükleyen koşullu kredi anlaşmalarına çarpıcı bir örnektir. 1962 yılında ABD Savunma Bakanı Mc Namara: Gelecek yıl Amerikan askeri okullarında yabacı uluslardan 18 bin kişi eğitim görecektir. Bu kişilerde her biri demokrasimizin nasıl çalıştığına tanık olacak, bizim hükümet geleneklerimizi ve felsefemizi öğreneceklerdir. Ülkelerine döndüklerinde de her biri bunun uygulayıcısı olacaktır, diyordu.

Ya sonraki antlaşmalar?

İmzalanan sayısı ve niteliği bilinmeyen gizli anTlaşmalar Türkiye’nin gerçeği değil mi?

Günün Sözü: Milli kimliği ve kişiliği gelişmemiş insan sığınma gereği duyar ve emireri olur.


Rus askeri istihbaratının (GRU) yeni kuşak silahları Systema ve Nooscope!

Rusya’nın en büyük istihbarat örgütü GRU; -Glavnoye Razvedyvatel’noye Upravleniye- Rusya Silahlı Kuvvetler Genelkurmayına bağlı askeri istihbarat teşkilatıdır. Daha öncesinde Sovyetler Birliği’nde Kızıl Ordu’ya bağlıydı. Rus Dış İstihbarat Servisi (SVR) genel anlamda ABD’nin Merkezi İstihbarat Servisine (CIA), İngiltere’nin Gizli İstihbarat Servisine (M16) ve Fransa’nın Dış İstihbarat Ajansına (DGSE) benzerlikler gösterir. Rusya Federasyonu’nun Ana İstihbarat Direktörlüğü (GRU) da NATO’daki birçok karşıtları gibi bir askeri dış istihbarat servisidir. Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) bir yurtiçi güvenlik ve karşı istihbarat servisidir ve ABD’nin FBI (Federal Araştırma Bürosu), Almanya’nın BfV veya İtalya’nın AISI gibi kurumlarından daha sert olmakla beraber belki biraz benzerlik bulunabilir. Rusya Silahlı Kuvvetleri’nin gözü ve kulağı kabul edilen Rus askeri istihbaratı (GRU), sadece yerel taktik hedeflerini karşılama kabiliyeti olmadığını aynı zamanda da ulusların kaderini belirleyebileceğini birçok kez kanıtladı. Rus askeri istihbarat subayları, genelde daha az deneyime sahip askerlere danışmanlık yapmakta, eğitimler vermekte ve muharebe sahasında komutanlık etmektedir.(1)
Rus güvenlik servisleri kendilerini savaştaymış gibi algılamakta ve ona göre hareket etmektedirler. Bunun üç nedeni vardır. Bu nedenlerden ilki Batı’nın karşılaştığı herhangi bir aksiliğin dolaylı olarak Rusya’nın avantajına olmasıdır. İkinci neden rollerinin gayet somut olmasıdır: bu servisler sadece istihbarat toplamamakta, aynı zamanda politikaları desteklemekte ve rutin olarak siyasi savaş faaliyetlerinde bulunmaktadırlar. Üçüncü neden ise karşılarına çıkan bir fırsattan yararlanmanın riskten kaçınmaktan daha iyi olduğuna inanmalarıdır. Batı’nın barış zamanı ajansları (gizli servisleri) haklı olarak hatalı eylemlerden kaynaklanacak siyasi ve diğer potansiyel risklerden kaçınırlar. Rus meslektaşları ise daha maceracıdırlar; onlar için bir görevlinin kariyeri açısından risk almaktan kaçınıyor olması, kariyeri açısından uluslararası bir aşağılanmaya neden olmasından çok daha tehlikelidir. Rusların siyasi savaş faaliyetlerinin benzeri olmayan temposu ve görünürlüğünün altında bunlar yatmaktadır. Ruslar kendi belirledikleri nüfuz alanları dahilinde (Baltık devletleri hariç eski Sovyet devletleri) özellikle saldırgandırlar – Ukrayna’da terörist saldırılar düzenlemek, veya Moldova’da siyasi sürece müdahale etmek gibi. Hatta Batı’da bile giderek daha görünür olmaktadırlar. Örneğin, ABD başkanlık seçimlerine müdahale etmişler, Avrupa’yı bölücü yanlış bilgi yağmuruna tutmuşlar ve söylentilere göre Karadağ’da başarısızlıkla sona eren bir darbe sahnelemişlerdir. Putin caydırma, veya en azından bölücülük yapma, dikkatleri dağıtma ve umutsuzluğa düşürme yoluyla Batı’yı kendisini engelleyemeyecek veya engellemek istemeyecek noktaya getirmeyi amaçlamaktır. Rus istihbarat ajanslarının NATO’ya karşı uyguladıkları siyasi savaş faaliyetlerinin birincil amacı budur.
Putin caydırma veya en azından bölücülük yapma, dikkatleri dağıtma ve umutsuzluğa düşürme yoluyla Batı’yı kendisini engelleyemeyecek veya engellemek istemeyecek noktaya getirmeyi amaçlamaktadır. Rus istihbarat ajanslarının NATO’ya karşı uyguladıkları siyasi savaş faaliyetlerinin birincil amacı budur. Bu tür eylemler çoğunlukla hibrid savaş olarak tanımlanmaktır; Rusya’nın stratejik fikirlerinde yaklaşımlardan biri de askeri modeldir. Bu yaklaşım 2013’te önemli bir askeri dergide ‘Voenno-promyshlenny kurer’ Rusya’nın görüşlerini özetleyen makalesi ile bilinen bugünkü Genel Kurmay Başkanının adıyla Gerasimov Doktrini diye tanımlanıyorsa da, aslında bu bir doktrinden ziyade savaşın değişen niteliği ile ilgili bir gözlemdir ve Gerasimov’dan çok önce ortaya atılmıştır. Bu model Kırım ve Donbas Bölgesinde olduğu gibi askerleri konuşlandırmadan önce savaş alanını hazırlamak için kinetik olmayan yöntemler kullanmanın çok önemli olduğunu ileri sürmektedir. Rus istihbarat servisleri Moskova’nın Batı’ya karşı yürüttüğü kinetik olmayan savaşın cephedeki askerleridir. Bu nedenle Putin’in onlara bu denli saygı duyması şaşırtıcı değildir.(2) Rus askeri istihbaratının; açık veya gizli olarak birden fazla savaş vasıtasının belli bir amaç için karmaşık bir biçimde kullanıldığı yeni bir savaş türü Hibrit savaş konusunda, uzmanlığı biliniyor. Hibrit savaşın çok çeşitli, açık veya gizli uygulama vasıtaları mevcuttur. Modern siber savaş yöntemlerinin kara-deniz-hava gibi ülke sınırlaması yoktur ve Hibrit savaş bir ülkenin kara, hava ve deniz sahalarında icra edilebilir. Asimetriktir. Her türlü savaş taktik ve tekniğinin uygulanacağı ‘hibrit savaş harp alanı’nın boyutları sınırlanamaz. Kimilerine göre hibrit savaş, 4. nesil savaştır. Kimilerine göre ise, ‘kirli’ bir savaştır. Bazıları da tanımdan yola çıkarak hibrit savaşı ‘karma savaş’ olarak nitelendirir.(3) Rus askeri istihbaratının hibrit savaşın gereklerine uygun eğitim modeli geliştirdiği söylenebilir. Eğitim sırasında Systema denilen geleneksel Rus dövüş sanatından faydalanılmaktadır.

Rus Savaş Sanatı Systema, 10. yy’a uzanan bir geçmişe sahip. Sadece dövüş tekniklerini değil insanın kendi egosunu kontrol altında tutmasını öğreten bir nefis terbiye metodu. Systema’ın doğuşu; Rusların yaşadığı coğrafyada pek çok bölgede, farklı arazi yapılarında, dondurucu kış soğukları ve boğucu yaz sıcakları gibi çeşitli hava şartlarında savaşmalarına dayandırılıyor. Bu savaşlarda her düşman kendi savaş ve silah stilini de beraberinde getirmiştir. Bütün bu etkenlerin sonucu Rus savaşçılar, son derece yenilikçi, çok yönlü, pratik, ölümcül ve her türlü düşmana karşı her türlü koşul altında etkili “taktik”lerle kombine edilmiş bir stil geliştirdiler. Bu stil, katı kuralları, yapısı veya sınırları (ahlaki sınırlar hariç) olmayan doğal ve serbest bir stildi. Zaman içerisinde Rus Özel Kuvvetleri tarafından rafine edilerek bugünkü modern halini alan ve sürekli gelişmeye devam eden Systema, yakın zamana kadar son derece gizli tutulmakta iken Sovyetler Birliğinin dağılması sonrasında dışarıya açılmaya başlamış ve Vladimir Vasiliev ile Mikhail Ryabko tarafından Rusya dışında öğretilmeye başlamıştır. Hızlı öğrenmek için geliştirilmiş Systema, ezbere dayanmaz. Kalıp tekniklerin ve formların olmadığı bu stil, vücudu bütün olarak görür ve en zorlu durumlarda dahi hayatta kalmayı amaçlar. Bu nedenle dar alanlarda çalışmalardan, kalabalık alanlarda çalışmalara, yer dövüşünden, bıçaklı dövüşe ve çoklu ataklara kadar çok geniş bir yelpazede çalışılır. Systema’da öncelikli amaç kazanmak veya kaybetmek değil, kendini tanımak ve her koşulda hayatta kalmaktır. Bu nedenle Systema’ya “poznai sebia”da (Kendini Tanı) denilmektedir.(4)
Komünistler 1917’de iktidara geldiğinde, tüm ulusal gelenekleri bastırdılar, Sytema hariç. Çünkü Sytema’nın düşman kuvvetler ve bireyler üzerindeki yıkıcı etkisini keşfettiler. Rus Ortodoks Hıristiyan teolojisinde iyi ya da kötüye giden her şeyin sadece bir nihai amacı olduğuna inanılır. Bu, her insanın kendini anlaması için mümkün olan en iyi koşulları yaratmaktır. Rus Systema’da bu kabullenişten etkilenmiştir ve eğitim aynı hedefi taşımaktadır. Bu nasıl olacaktır? Her bir Sytema katılımcısının, herhangi bir anda yapabildiği kadar kendisinin farkına varması için mümkün olan en iyi duruma getirilmesiyle mümkündür. Rus Savaş Sanatı’nın SYSTEMA olarak adlandırılmasının bir nedeni var. Kişinin hayatını geliştiren eksiksiz bir kavramlar ve eğitim bileşenleri kümesidir. Bu durumda, dövüş sanatı becerisinin kazanılması, bedenin tüm yedi fizyolojik sisteminin ve insani yeteneklerin her üç seviyesinin de fiziksel, psikolojik ve ruhsal işlevini iyileştirmenin bir yoludur. Vücudun dayanıklılık, esneklik, zahmetsiz hareket ve patlayıcı potansiyel ile dolu gerilimsiz olması gerekir. Ruh veya psikolojik durum sakin, öfke, tahriş, korku, kendine acıma, sanrı ve gururdan arınmış olmalıdır. Savaş becerisi, güçlü ve hassas, anlık ve ekonomik, kendiliğinden, zekice ve çeşitli, gerçek bir profesyonelin imzasını taşıyan hareketleri içerir. Systema;, üç bileşenin sinerjisidir ve bir TRUE WARRIOR yani doğru savaşçı oluşturur. Bu üç bileşen; savaş becerisi, güçlü ruh ve sağlıklı vücuttur. Tasavvuftaki nefis terbiyesine ne kadar çok benziyor değil mi? (5)
Rus Systema’nın temel ilkesi yıkıcı, yıpratıcı değil. Amaç, antrenmanınızın ve tutumlarınızın vücudunuza veya sizin ya da ortaklarınızın ruhuna zarar vermemesini sağlamaktır. Systema, vücudunuzu, ruhunuzu, ailenizi ve ülkenizi oluşturmak, inşa etmek ve güçlendirmek için tasarlanmıştır. Systemakısaca “poznai sebia” yani “Kendini Tanıma”dır. Gerçekten kendini anlamak ne anlama geliyor? Sadece güçlü ve zayıf yönlerin ne olduğunu bilmek yeterli değil. Bu iyi ama oldukça yüzeyseldir. Rus Dövüş Sanatında eğitim, sınırlarımızda ne kadar gururlu ve zayıf olduğumuzu bilmek için sınırlarımızı tam olarak görmenin emin yollarından biridir. Systema, yaşamımızın amacını görerek alçakgönüllülük ve berraklıktan gelen ruhaniyetin gerçek gücünü kazanmamızı sağlar. Mikhail Ryabko’nun yeni başlayanlara öğütlerinden biri “İyi bir insan ol ve her şey sana gelecek” Günümüz Rusya’sında bir disiplin olarak, polis ve güvenlik güçleri arasında gittikçe daha popüler. Rusya’nın içinde ve dışında birkaç uygulayıcı tarafından öğretiliyor. Rusya özel kuvvetleri; (Alpha, GRU, Vympel) çoğu zaman Systema ağırlıklı yakın dövüş savaş tarzlarını kullanır. Örneğin, Joseph Stalin’in kişisel muhafızları, Systema’yı uyguladılar. Asıl adı Yosif Vissariyonoviç Çugaşvili olan Stalin sanılanın aksine Rus değil, köyde büyümüş bir Gürcü çocuğuydu. Bir Sovyet gazetesine verdiği demeçte “Yeni ve yenilemez bir insan örneği istiyorum. Acıyı hissetmeyen, yediği yemekten bağımsız olarak hep güçlü kalan türden…” açıklamasını yapmıştı.

IRAK SEÇİM SONUÇLARI

12 Mayıs’ta Irak’ta yapılan genel seçimlerin kesin olmayan şaşırtıcı sonuçları ile ilgili olarak bir taraftan özellikle Kerkük, Süleymaniye ve Erbil’de seçimlere yolsuzluk ve hile karıştığına dair şikayet ve protestolar devam ederken diğer taraftan birçok siyasi parti liderleri başta olmak üzere İran ve ABD’yi de telaşlandırdı.
Mukteda Sadr’ın önderlik ettiği Sadr akımıyla, Irak Komünist Partisi arasındaki ittifaka dayanan Sairun koalisyonu seçimi 55 sandalyeyle birinci sırada kazanmasının akabinde yandaşlarının partiyi kutlama gösterilerinde “Bağdat özgürdür, özgürdür! İran defol, defol!” sloganları atılmıştır. Anlaşılacağı üzere muhtemel hükümet senaryolarıyla ilgili Irak’taki siyasi partiler başta olmak üzere ABD ve İran yoğun bir şekilde çalışmalar başlatmışlardır.
Sadr’dan sonraki ikinci sırada yer alan 49 sandalye kazanan Haşdi Şabi milislerinin oluşturduğu Fetih koalisyonu İran tarafından desteklenmektedir.
Üçüncü sırada 25 sandalye ile yer alan ve halen başbakan olan Nasr koalisyonu lideri Haydar İbadi uluslararası ittifak tarafından ciddi bir şekilde desteklenmektedir.
Dördüncü sırada 25 sandalye alan ve İran tarafından desteklendiği bilinen El Maliki liderliğindeki kanun devleti grubu uzun süre başbakanlık yapmış ve kendisi ile aynı partide yer alan İbadi’nin de rakibidir. Seçimde bir değer kaybeden de Sünni Araplar oldu. Sünni Arapların çoğunlukta olduğu 5 vilayetin 3’ünde ilk sırayı Şii Arapların oluşturduğu listeler kazandı.
Bölgede her türlü imkana sahip olan Kürtler 60 sandalye ile durumlarını korumaktadırlar.
1 ile 10 milletvekili kazanan partilerin yer aldığı diğerleri içerisinde olan ve Kerkük’te 3, Telafer’de 4, Tuzhurmatu’da 2 toplam 9 milletvekili kazanan Türkmenler Kerkük’teki seçim sonuçlarına itirazları devam etmektedir.
Özetle seçim sonrası karşımıza çıkan muhtemel haritada görüldüğü gibi Sadr’ın önderliğinde birbirine yakın üç Şii Arap koalisyonundan oluşmaktadır. Buna göre kurulacak yeni hükümet bu tablo ışığında değerlendirilecektir.
Sadr dışındaki gruplarla yoğun bir temas içerisinde olan ABD temsilcisi Burt Mc. Gork,  ne hikmetse Erbil’i ziyaret edip Barzanilerle de görüşmüştür. Diğer önemli bir gelişme ise Kudüs Tugayı başkanı İran kökenli General Kasım Süleyman, tüm Bağdat ve diğer vilayetlerde İran yanlısı parti liderleriyle ve kazananlarla temaslarını sürdürmektedir.
Öte yandan seçim sonuçlarını etkileyen en önemli faktör seçime katılım oranının %45’te kalmış olmasıdır. 2014’deki seçimlere katılım %65’lerin üzerinde seyretmiştir.
Seçim sonuçları dikkate alındığında ülkenin halen dini ve etnik kimlikler üzerinden cereyan ettiğidir.
Irak Bağımsız Yüksek Seçim Komisyonu’na yapılan şikayetlerden anlaşıldığı üzere hile ve usulsüzlüklerin KYB tarafından organize edildiği ileri sürülmektedir. Seçime yönelik yapılan itirazlar tam anlamıyla dikkate alınmadan Irak Bağımsız Seçim Komisyonu’nun sonuçları ilan etmeye başlaması haksızlığa uğrayan çevrelerde hayal kırıklığını artırmaktadır.
Bu nedenle seçim üzerinden 8 gün geçmesine rağmen Kerkük’te binlerce kişinin katıldığı protesto ve oturum eylemleri devam etmektedir. Türkmenler sokaklarda sivil bir direnişe yönelmiş ve yoğun protestolar başlatmışlardır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin Bağdat Büyükelçisi Fatih Yıldız BM’de Irak’taki seçim sürecine dahil tüm şikayetleri hemen ve tamamen soruşturması için Irak bağımsız yüksek seçim konseyine çağrıda bulunmuş ve özellikle Kerkük’te gerekirse kullanılan oyların kısmen elle sayılmasının gereğini vurguladı.
Irak’ta hükümetler sadece seçime katılan partiler arasındaki pazarlıklara dayanmamaktadır. ABD ve İran başta olmak üzere Türkiye ve İsrail’in oynayacağı roller de önem arz etmektedir.
Sadr’ın tercihlerinin belirleyici olmasına rağmen Sadr’ın planladığı bir hükümetin ortaya çıkması İran ve ABD’nin buna sıcak bakmadıkları hususu dikkate alındığında imkansız görünmektedir.
Bütün bunlar dikkate alındığında yine ABD’nin desteklediği İbadi’nin liderliğinde bir koalisyon kurulması ihtimal dahilindedir.
Cüneyt Mengü
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Küresel kaosun ortasında Erdoğan’ın Londra teması ve yeni Nelson Kim?

ABD Başkanı Donald Trump’ın İran nükleer anlaşmasından çekilme kararı, Ortadoğu’yu, hızla büyük güçleri içine çekebilecek yıkıcı bir bölgesel çatışmanın eşiğine itmiş durumda.(1) ABD, Trump’ın kararıyla nükleer anlaşmadan çekilse de AB, İran’la anlaşmayı devam ettirmek istiyor. Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, “anlaşmanın bölgenin, Avrupa’nın ve dünyanın güvenliği açısından çok önemli” olduğunu vurguladı. İttifaklar yeniden yazıldığı gibi Avrupa’nın ABD’ye kafa tutabildiği yeni bir dönem başladı.(2) İşte böylesine kritik bir süreçte Başbakan May ve Kraliçe II. Elizabeth ile görüşmek üzere İngiltere’ye giden Erdoğan’ın temasları çok önemli. Brexit sonrası dönemde İngiltere’nin ekonomik durumu hiçte sanıldığı gibi parlak sayılmaz.
İngiltere’de 2016 Haziran’da gerçekleştirilen Brexit – Avrupa Birliği (AB) referandumundan sonra İngiliz sterlini sert değer kayıpları yaşadı. Yüksek enflasyon aldı başını gidiyor. Düşük reel gelir artışının, hane halkının harcamalarını baskıladığı bir ortam mevcut. Bununla birlikte enflasyon / hane halkı geliri ilişkisinde geçtiğimiz mart ayı itibariyle olumlu yönde bir değişim gözlense de benzer gelişmiş ekonomiler artan küresel büyüme ivmesinden pay alırken, kim ne derse desin görünen o ki İngiliz ekonomisi için mevcut payını artırmak hiçte kolay değil. Totalde iç siyasi gerilimler, Brexit gündemi, yatırımların ertelenmesi, tüketici güvenindeki değişim, harcama dinamiklerinin farklılaşması, İngiltere ekonomisindeki belirsizlikleri artırdığı gibi uluslararası finans çevrelerinin güvensizliğini de tetikliyor. Bu açıdan bakıldığında Ankara’nın Londra’ya sunduğu teklifler İngiliz ekonomisi için can suyu kıymetinde. İngilizler Türkiye’yi değil, Türkler İngilizleri kurtarıyor!
Türkiye ile İngiltere’nin ikili ticaret hacmi 2017’de 16 milyar 200 milyon dolara ulaştı. İkili ticaret hacminde karşılıklı hedef 20 milyar dolar. 2016 yılı sonu itibariyle 2.983 İngiliz sermayeli firma Türkiye’de faaliyet göstermekte. Günümüzde Türkiye 3 binden fazla İngiliz şirketine ev sahipliği yapıyor. 2002-2016 arası İngiltere’den Türkiye’ye yapılan yatırım miktarı 9 milyar 538 milyon Dolar bandında gerçekleşti. 2002-2016 arası Türkiye’ye en çok yatırım yapan ülkeler arasında İngiltere, 4. sırada. Türkiye’de yerleşik kişilerce İngiltere’de kurulmuş firma sayısı 2016 yıl sonu itibariyle yaklaşık 90 civarında iken 2002-2016 döneminde Türkiye’den İngiltere’ye yapılan yatırımların toplamı 1 milyar 983 milyon Dolar’dır. 2016’da Türkiye’ye gelen İngiliz turist sayısı, 2015 yılına göre % 31,87 azalışla 1.711.481 olmuştur.(3) Şimdi bu rakamlara bakıp ta “-kim kimi kurtarıyor ya hesap bilmiyorsun ya da dayak yemedin” diyebilirsiniz?

Durağanlaşan ve artan küresel büyüme ivmesinde payı göreceli azalan İngiliz ekonomisini içine düştüğü kriz sürecinden kurtaracak sihirli formül, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından gündeme getirildi. Londra’da, Türk-İngiliz Tatlıdil Forumu’nun kapanışında İngiltere’den müttefik, stratejik ortak ve gerçek bir dost ülke olarak söz eden Erdoğan, “Dünyanın değişik coğrafyalarındaki iş ve ticaret fırsatlarından birlikte yararlanalım. Gelin bu büyük fırsatı birlikte değerlendirelim” çağrısında bulundu. İngiltere’yle ekonomik ilişkilere değinerek, “5. nesil uçak üretme hedefimizde çıtayı çok yukarı çıkarmış bulunuyoruz. Türkiye’nin operasyonel imkânları ile Birleşik Krallık’ın ekonomik imkânları bir araya gelince çok farklı bir tablo ortaya çıkacaktır. Gelin katma değeri yüksek ürünleri birlikte üretelim” dedi. Birleşik Krallık, değer verdiğimiz ve güven duyduğumuz stratejik ortağımızdır. Türkiye olarak biz Brexit sonrası dönemde de Birleşik Krallık ile her alanda daha fazla işbirliği yapmaya hazırız. Biz, zor zamanlarımızda yanımızda olan dostlarımızı asla unutmayan bir milletiz. Yeni bir dönemin eşiğinde olduğumuz şu günlerde, bizimle birlikte yol yürüyecek dostlarımıza vereceğimiz değer ise çok daha farklı olacaktır.” açıklamasını yaptı. (4)
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın programına bakıldığında üç günlük teması ticarete odaklı görünüyor. Erdoğan’ın ziyaretinde May ile bir ortak basın toplantısı düzenlenmesi, Chatham House’da bir konuşma yapması ve Buckhingam Sarayı’nda Kraliçe’yle görüşmesi planlandı. Birleşik Krallık diplomasisinin ziyareti, Erdoğan’ın seçimleri 24 Haziran’a çekmesinden önce ayarladığı var sayılsa bile bu ziyaretin Erdoğan’ın seçim kampanyasında kullanılacağı ortada. Erdoğan’ın Londra çıkartması; AB’nin dışında kalmışların yakınlaşması olabilir mi? Bence bu değerlendirme çokta yabana atılacak bir analiz sayılmaz. Çünkü İngiltere; NATO ortağı Türkiye’yi Brexit’ten sonra yakın bir müttefik göstermeye çalıştığı gibi 15 Temmuz darbe girişiminde Erdoğan’ın devrilmeyeceği yönünde stratejik bir öngörüde bulundu ve İngiltere’nin Türkiye’nin Stratejik müttefiki olduğunu kamuoyuna ilan etti. Nitekim İngiltere; darbe girişiminden sonra Erdoğan’la dayanışma için ilk bakan yollayan ülkeydi.(5) Ankara rotasını Washington’dan Brüksel’e çevirmiş gözüküyor. Türkiye ile Avrupa’nın ekonomik çıkarları, stratejik NATO bağlantısı ve taktik mülteci anlaşması son tahlilde ilişkiyi belirleyen ana faktör. Avrupa ile ekonomik ilişkiler siyasi sorunlara rağmen yolunda. Ankara yönetimi bundan memnun.

Kendisini bağımsız foto muhabiri ve yazar nitelendiren İnsan hakları, sivil toplum, azınlıklar, kültürel miras ve politika odaklı konularda çalıştığını belirten, Türkiye, Balkanlar, MENA (Middle East and North Africa), Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesi ve Avrupa konulu haberler hazırlayan İngilizce ve İtalyanca bilen Piero Castellano’aya(6) göre; Kıta Avrupası, Türkiye’nin her bakımdan birinci ekonomik ortağı. Başta silâh olmak üzere ticaret artıyor, Avrupalı kredi muslukları akmaya devam ediyor ve Avrupalı şirketler büyük altyapı projelerinde birbirleriyle yarışıyorlar. Doğrudan yabancı yatırım kaleminde duraklama olsa da Batı Avrupalı sermaye stok bazında birinci sırada. Toplam ticaret 2016’da 144,681 milyar avrodan 2017’de 154,483 milyara çıkmış. AB lehine ticaret açığı ise 11,378 milyar avrodan 14,993’e yükselmiş. Almanya, İtalya, Fransa, İsviçre, İngiltere, İspanya, Hollanda, Belçika, İsveç şirketleri ve bankaları en önemli ortaklar. Sırf Alman sermayeli veya ortaklı 6000 şirket Türkiye’de faal. Türkiye’nin iş ortamı özellikle Avrupalı şirketler için bir lütuf. Çevresel veya stratejik etki analizi şartı yok, yerel alt yüklenicilerin iş güvenliği standartlarına uyma şartı yok (Türkiye, ölümcül iş kazalarının Avrupa şampiyonu). Hemen her kesim utanç verici bir şekilde, kaynağı ve şeceresi belirsiz yatırımcılar tarafından ülkeye saçılan nakit paraya gözünü kapatıyor.(7)

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşması için belirlenen Londra merkezli düşünce kuruluşu ‘Chatham House’, sıradan bir yer değil. 5-9 Aralık 2017’de, İngiltere’nin başkenti Londra’da temaslarda bulunan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da buraya konuk olmuştu. Türk siyasetçilerinin nabzının ölçüldüğü yer. Chatham House, 2009’da Foreign Policy dergisi tarafından ABD dışındaki en iyi düşünce kuruluşu seçildi. Pennsylvania Üniversitesi’nin 2015 yılında yayımladığı bir rapora göre Brookings Enstitüsünden sonra dünyadaki en etkili ikinci düşünce kuruluşu. İlk önce Uluslararası İlişkiler Enstitüsü adıyla faaliyete geçti. 1926’da İngiltere Kraliyet ailesinin imtiyazını aldı. Bu imtiyazdan sonra ismine “Kraliyet” ibaresi eklendi ve “Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü” adını aldı. Fakat ilerleyen yıllarda bulunduğu binasının ismiyle anılmasından dolayı Chatham House adıyla tanındı. Kuruluş, 2005’ten itibaren uluslararası ilişkilerde önemli katkılar veren kişilere veya sivil toplum kuruluşlarına/liderlerine ödül veriyor, ayrıca her yıl çeşitli konferanslar düzenleyip, raporlar yayımlıyor. (8)

Erdoğan’ın Londra temasları sırasında İngilizlerin milli kahramanlarından Amiral Lord Nelson’dan söz etmesi(9), Osmanlı İmparatoru’nun Müslüman olmayan bir kişiye verdiği ilk nişanın sahibi olduğunu söylemesi, Sultan 3. Selim’in, Mısır’ın 1798’deki işgali sırasında gösterdiği çabalar için kendisine bu nişanı hediye ettiğini, Nelson’ın da bu nişanı son nefesini verdiği ana kadar gururla taşıdığını anlatması bir rastlantı mı? Yoksa Türk tarafının İngiltere’ye günümüzde nasıl baktığının göstergesi mi?

Hatırlanacak olursa Horatio Nelson, başarılı bir asker ve ünlü bir deniz subayıydı. 1798’de Napolyon, hedefini Mısır üzerine çevirdi. Mısır seferi sırasında bir kısım Osmanlı topraklarını ele geçirmeyi başardı. Osmanlı bu gelişmeler üzerine İngiltere ile Fransa’ya karşı ortak hareket etmek istedi. Her iki devlet de ‘düşmanımın düşmanı, benim dostumdur’ felsefesini takınıyorlardı. İngiliz donanması Akdeniz’e yollanmıştı, hedef Napolyon’un gemileriydi. İngiliz donanmalarının başında bulunan Amiral Nelson, büyük başarılara imza atmış bir komutandı. Amerikan Bağımsızlık Savaşından, Fransız Devrimi sonrasındaki muharebelere kadar birçok çatışmaya katılmıştı. Hatta 1797’de bir muharebede sağ kolunu kaybetmişti. Amiral Nelson’un donanması, İskenderiye yakınlarındaki Abukir Körfezinde tespit ettiği Fransız gemilerine saldırdı. Fransızlara ait olan gemiler birbiri ardınca dizilerek güçlü bir hat oluşturmuştu. Aynı zamanda bu gemiler, aralarından herhangi bir şeyin geçememesi için birbirine zincirlerle bağlanmışlardı.

Kısacası Fransız donanması tam bir sur şeklinde denizin ortasında kümelenmişti. Amiral Nelson, Fransız gemilerinin oluşturduğu hattın zayıf noktalarını çözmeye çalışıyordu. Donanmasını temel olarak iki kola ayırdı. Bir kol Fransız hattının önünden arkasına sızmaya çalışacak, diğer kola ait gemiler ise sol cenahtan Fransız gemilerini yaylım ateşine tutacaklardı. Amiral Nelson, harekâtı gece karanlığında başlatmayı uygun buldu. Muharebe sonunda Fransız gemileri imha edildi. Napolyon Bonapart bu büyük kayıp üzerine Mısır’dan geri çekildi ve böylece Fransa’nın Mısır seferi geri püskürtülmüş oldu. Amiral Nelson, Nil Savaşı adıyla da anılan bu muharebedeki başarısı sebebiyle Devlet-i Aliyye tarafından Osmanlı Nişanı ile onurlandırıldı.

Bu nişan Osmanlı tarafından ilk defa bir yabancı komutana veriliyordu. Amiral Nelson’a verilen ay yıldızlı Osmanlı Nişanı, kendisinin resimlerinde tam kalbinin üzerinde açıkça görülür. Amiral Nelson sonraki yıllarda da askeri görevlerine devam etti. 1805 yılında Fransa ve İspanya tarafından oluşturulan müşterek donanmaya karşı yapılan Trafalgar Savaşı sırasında ağır şekilde yaralanarak hayatını kaybetti. Amiral Nelson’un mezarı bugün Londra’da Aziz Paul Katedrali’ndedir.(10) Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Londra’da durup dururken Amiral Nelson’dan söz etmesinin mutlaka tarihsel ve aktüel arka planı mevcuttur. Bugün Türkiye’ye saldıran Napolyon kimdir? Kraliçe’nin Türkiye’yi bu saldırıdan kurtarması için görevlendirdiği Amiral Nelson Kimdir? En önemlisi kim ya da hangi küresel güç Türkiye’ye saldırmaya hazırlanmaktadır?

Bakınız:
1- http://www.wsws.org/tr/articles/2018/05/12/isra-m12.htm
2- https://www.eurotopics.net/tr/
3- http://www.mfa.gov.tr/birlesik-krallik-ekonomisi.tr.mfa
4- https://tr.sputniknews.com/avrupa/201805131033422913-erdogan-ingiltere-isbirligi/
5- https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-44104889
6- http://www.pierocastellano.com/
7- Piero Castellano/ https://ahvalnews.com/tr/ab-turkiye/turkiye-ab-dosyasi-isler-tikirinda-1-buyuk-italyan-projeleri-erdoganin-ittifakina
8- http://www.dikgazete.com/oslo-surecini-baslatan-dpi-kurt-oylarini-manipule-etmeye-hazirlaniyor-makale,664.html – https://www.chathamhouse.org/chatham-house-rule – https://www.chathamhouse.org/about/mission
9- http://www.akparti.org.tr/site/haberler/cumhurbaskani-erdoganin-turk-ingiliz-tatlidil-forumunda-yaptigi-konusma/100337#1
10- https://onedio.com/haber/osmanli-nisaniyla-odullendirilen-ingiliz-amiral-horatio-nelson-in-ilginc-hayat-hikayesi-730476

Ömür Çelikdönmez

SİNSİ GİZLİ EMİRERLERİ, YANDAŞLAR

Kimi efendi kimi emireri. Kimi bey hanım, kimi hizmetli, hizmetçi. Kimi durumundan mutlu, kimi mutsuz. Kimi bu dünya nimetlerine sahip olarak haz duymak peşinde, kimi öte dünya umudunda.

Kendisinde bir takım özellikler olduğunu düşünen her insan yaşamında bir rol oynar. Roller de ya başrol ya oyuncu ya figüranlıktır. Yani insanın beynine yapılan düşünce- inanç şırıngası insanı tercihe yönlendirir.

Gerçek hayattan rol modeli olarak zihinlere yansıyan; güç ve paranın bütün değerleri ezerek yerine geçmesi, toplumun yaşam tarzını kemiren başka bir salgın hastalığa daha yol açıyor.

Bu tehlikeli salgın yolsuzluktur. Güç ve paraya ulaşmak için her yolu mübah kılan bu virüs, esir aldığı toplumu çökertir, yaşam tarzını hastalık üreten bataklığa çevirir. Çünkü tüm kaynaklar yolsuzluğa kurban gittiği için, ruhsal ve sosyal hastalıklar içinde kıvranan toplum yeni kurban olacaktır.

Önlenemeyen sosyal hastalıklar, zincirleme yolla ve çığ etkisiyle yaşam tarzımızı işte böyle kirletiyor.

Zihinsel işgale uğrayan toplumlar, beyinleri sığlaştığı için soygunun boyutunu kavrayamaz, neden ve nasıl gittiğini anlayamaz, önlem alamaz. Alık alık seyreder. Kaybettiği bu trilyon dolarların binde birini bile tekrar borç alabilmek için, kedinin kendi kuyruğuyla oynadığı gibi sürekli dolanır durur. Sürekli sahte şifreleri çözmekle oyalanır. Halbuki, asıl şifresi; kendi hayatının ve sağlığının kilitlendiği bu şifredir, bilemez ve çözemez!

İşte bu zihinsel işgal ve esaret; içinde yaşadığımız akvaryumu kirleten, zihinleri kilitleyen ve toplumları acınacak hale getiren böylesine acımasız bir akıl oyunudur.

ZiHinSel eSaRete uĞraYaN tOplUmLaR, içine düştükleri hastalık üreten bataklığı idrak edecek ve kurutacak zihinsel yetenek ve derinliği de kaybederler. Onların yapabileceği tek şey; bu bataklığın sürekli ürettiği sivrisinek ordusuyla savaşmak ve kıt kaynaklarını ahmakça harcamaktan ibarettir. Ama bu sivrisinek bulutları hiç bitmeyecektir.

Toplumu beyinsiz hale getirecek her işlem, zihinsel köleliği sağlamanın en kısa yoludur. Bunun üzerine algı yönetimi de eklenirse, bir tek kurşun bile atmadan bilinçaltı kurgulama ile toplumlar kolayca yönetilir. Bilim ve akıl gücünü koruyamayan devletler, yöneten aklı kaybettiği için yönetilen duruma düşerler. Çağdaş kölelik işte böyle oluşuyor.

Bu akıl oyununda, sağlıktan ekonomiye her alanda devam eden küresel savaşın değişik şekillerini bilmeyen toplumların yaşama şansı yok.

Herkes bir tuhaf durumda. Şaşkın şaşkın bakıyor. Anlamıyor, anlamış görünüyor veya anlamaya çalışıyor. Günümüz karmaşasında dikkatlerimiz çok farklı düzlemde seyrediyor. ABD-İngiltere-Fransa; Ortadoğu, yani İslâm coğrafyasını yeniden kendine göre düzenlerken ve işgal ederken Müslümanlar nelerle meşgul dersiniz..

İster buna ırkçı ister dinci emperyalizm denilsin nihayetinde Müslümanları kuşatmış bulunuyor. Daha küçük parçalara bölüyor, tamamen kendi kontrolüne alıyor. Milyonları bulan insan ölümleri, kültür tarihinin tahribi, psikolojik travmalar çok daha etkili ve tehlikeli durumda.

Müslümanlar, güdümlü dalganın etkisinde

Müslümanlar karunlaşıyor.

Müslümanlar burjuvalaşıyor.

Müslümanlar modernizmin etkisinde.

Müslüman kadınlar moda dalgasının etkisinde cinsel meta.

Müslümanlar sekülerleşiyor.

Müslümanlar İlahi mesaja dayalı İslâm'dan uzaklaşıyor.

Türkiye, Körfez ülkeleri, Kuzey Afrika, Ortadoğu İslam ülkeleri; NATO ve ABD işgali altında. NATO üssü, radar üsleri, İncirlik ve daha onlarcasını görmemek, bunları tartışmamak ne kadar doğrudur?

Bunları görmemek, bunların üzerinde durmamak gaflet değil midir? Bütün bu tehlikeler göz ardı edilerek salt geçmişte de böyleydi bahanesiyle emperyalizmin işgaline göz yummak ne kadar sağlıklı bir bakıştır?

Güç odakları medyayı çok güçlü olarak kullanıyor. Ne yazık ki bunun içinde farkında olunarak ve olmayarak iblisin yolunda olanlara hizmet konumuna düşülüyor.

Neden evrensel boyutta değil de yerel düzlemde olaylara bakıyoruz?

Neden evrensel insani değerler açısından değil de şarlatanların rahat yaşaması için gerçekleri görmemeye direniyoruz. Zihinlerimize, enerjimize, zaman israfımıza yazık oluyor.

Günün Sözü: Kin nefret ve öfke içinde olanlar, kendi oyunları içinde kalırlar.

Rusya’yı bekleyen gelecek ya da Neo–Sovyetizm’in lideri Anton Eduardovich Vaino!

Alexander Dugin; Rus emperyal projesinin beyni, Putin icracı başkan görülse de; neo-sovyetik Rusçu yapılanmanın teorisyeni ve lideri bir başka isim. Vayno Anton Eduardovich’den söz ediyorum. Birkaç gün önce; Babası Tiflis doğumlu bir Ermeni olan, Rusça, İngilizce, Fransızca ve Singapur’da çalıştığı yıllarda Singalaca dilini öğrenen 2004’ten beri Rusya’nın değişmez Dışişleri Bakanı Sergey Viktoroviç Lavrov’un; uzun zamandır zihinsel yorgunluğu bahane ederek görevinden ayrılmak istediğinin Rus basınında yer aldığı, çokta uzak olmayan bir gelecekte Lavrov’un yerine Anton Eduardovich Vayno’nun gelme ihtimali üzerinde durulduğuna dair bir haber/analiz yayınlandı.(1) Anton Eduardovich Vaino kim? Hangi becerisinden dolayı Rusya Dışişleri Bakanlığına uygun olduğu düşünülüyor? Bu denli önemli göreve gelecek birisinin hakkında neden çok az şey biliniyor? Yaşam öyküsüne bakıldığında bu yükselişinin rastlantı olmadığı söylenebilir. 17 Şubat 1972 Estonya Tallinn doğumlu Vaino, Eduard Vaino, Tatyana Vaino’un çocuğu. Kseniya Vaino isminde kardeşi var. Elena Shulenkova ile evli ve Aleksandr Vaino isminde oğlu var. Moskova Devlet Diplomasi Enstitüsü’nden 1996’da mezun.(2)

Anton Eduardovich’in asıl şöhreti Büyükbabası Karl Vaino’dan geliyor. Estonya Komünist Partisi’nin eski Birinci Sekreteriydi. Rusya’nın Sibirya Federal Bölgesi’nin güneybatısında, Obi Irmağı havzasının orta kesiminde yer alan Tomsk şehrinde, Estonyalı göçmen ailede 28.05.1923’de dünyaya gelen Karl Genrihovich Vaino’nun anne ve babası Komünist Parti üyesiydi. 1947’de Tomsk Demiryolu Aktarım Mühendisleri Elektrik Mühendisliği Enstitüsünden mezun oldu ve partiye katıldı. 1947’de Karl Vaino, alanında çalışmak için Sovyet Estonyasına gönderildi. Demiryolları ve enerji nakil hatlarında çalıştı. 1957’de, SSCB Merkez Komite Komünist Partisi Yüksek Okulu’nun uzaktan eğitim kursunu bitirdi. Sovyet Estonya Komünist Partisi Merkez Komitesi’nde 1948-1952 yılları arasında endüstriden sorumluydu. 1952’de Tallinn’de Estonya CP’nin bölge (bölge) komitesi sekreteri, 1953-1957’de CP Merkez Komitesi sanayi ve ulaştırma departmanının başındaydı. 1957-60 Ulusal Ekonomi Konseyi başkan yardımcısı iken 1960’da denetleme endüstrisinden sorumlu olduğu Merkez Komite Sekreteri’ne terfi ettirildi. 1978’de Estonya SSR’sinin lideri anlamına gelen Sovyet Estonya CP’nin Birinci Sekreteri olarak atandı. Karl Genrihovich Vaino 1978’den 1988’e kadar Estonya Komünist Partisi’nin Birinci Sekreteriydi. Estonya halkının gözünde Moskova merkezi yetkililerinin çıkarlarını savunan ve Sovyet Estonyasında Ruslaştırmayı teşvik eden birisiydi. Hatta Rusça konuşan göçmenlerin Estonya’ya girişini teşvik eden Ruslaştırmanın ısrarcı bir uygulayıcısıydı. 1988’de Estonyalılar arasında son derece popüler olmayan parti lideri, SSCB Merkez Komitesi tarafından görevinden alındı ​​ve Moskova’ya geri çağrıldı. 1990’da emekli olana kadar SSCB Merkez Komitesinde Parti Kontrol Komitesi üyesi olarak çalıştı.(3)

Karl Genrihovich Vaino’nun babası Henry Vaino (Henry Väinö Aleksanteri) 1918’de Estonya’daki Bolşevik ayaklanmanın başarısız girişiminin ardından Rusya’ya kaçmıştı.(4) Aile bilinenin aksine Estonyalı değil Fillandiyalı. Henry Vaino; Batı Finlandiya’da Güney Ostrobothnia bölgesindeki Töysä kentinde 25 Şubat 1903’te doğmuştu. II. Dünya Savaşında Sovyet ordusuna katılmış, Nazilere karşı savaşırken 29 Temmuz 1941’de ölmüştü. Anton Eduardovich Vaino’nun babası Eduard Vaino 11 Mayıs 1949 Estonya Tallinn doğumlu. Rus otomotiv sektöründe tanınan bir isim. AvtoVAZ Kurumsal Gelişimden Sorumlu Başkan Yardımcısı. 1971’de Tallinn Politeknik Enstitüsü makine mühendisliğinden mezun olduktan sonra Tallinn Elektrik Mühendisliği Santrali’nde çalışmaya başladı. 1980’lerde, Sovyetler Birliği’nin Japonya’daki ticaret bürosunda görev yaptı. 90’lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde Lada otomobil motorlarını temsil etti ve General Motors ile ortak projelere katıldı. Şu anda AvtoVAZ ve Renault birlikte çalışıyor.(5)

Anton Eduardovich Vaino’nun babası Eduard Vaino’nun en yakın dostu ve amiri kim biliyor musunuz? Military Academy of the General Staff of the Armed Forces of Russia /Rusya Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Askeri Akademisi’nden mezun, Rus Makine Mühendisleri Birliği başkanı, Rusya ve Yabancı Ülkeler arasında Askeri ve Mühendislik İşbirliği Başkanlığı Komitesi’nin üyesi, Rostec Corporation, Rosoboronexport ve Rus Teknoloji Şirketi Rostechnologii’nin CEO’su, Aralık 2010’dan bu yana olağanüstü genç BT inovasyonlarını keşfetmeye ve desteklemeye çalışan Birleşik Rusya’nın “IT-Breakout” projesini koordine eden, 28 Nisan 2014’te Obama yönetiminin ABD’ye girmesi yasaklandığı Sergey Chemezov.(6) Hem babası hem de babasının yakın dostu Rus oligarklarından. Bu ilişkiler ağı Anton Eduardovich Vaino’nun Rusya bürokrasisindeki kariyer başarısının görünürdeki nedeni olabilir. Halen Rusya Federasyonu Başkanlık Müsteşarı Anton Eduardovich Vaino İngilizce ve Japonca biliyor. Japonya’nın Tokyo’daki Rus Büyükelçiliği’nde, daha sonra Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın İkinci Asya Bölümü’nde çalıştı. 1996’da Uluslararası İlişkiler Bölümü ile Moskova Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Dış İlişkiler Enstitüsü’nden mezun oldu. 1996–2001’de Japonya’nın Tokyo’daki Rus Büyükelçiliği’nde, daha sonra Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın İkinci Asya Bölümü’nde çalıştı.(7)

Anton Eduardovich Vaino, kolektif Rus bürokrasi geleneğinin bir projesi diyenler haksız sayılmaz. Resmi mahremiyete önem vermesiyle tanınıyor. Bu nedenle kendisiyle ilgili bilgiler oldukça sınırlı. Utangaç bir mizaca sahip. Zengin ve bürokrat aileden geliyor. Lüks mekânlarda tatil yaptığı, cins atlar beslediği, teknelerinin bulunduğu ve çok parası olduğu gibi kendisine yöneltilen eleştiriler de var. BBC olmasa hakkında birkaç yıl öncesine kadar çok az şey biliniyordu. Geçmiş kariyerinde herhangi bir basın mülakatı yapmış gibi görünmüyor ve resmi biyografisi Kremlin’e yıllarca süren hizmette istikrarlı bir yükselişi gösteriyor. Neo-sovyetik Rusçu yapılanmanın teorisyeni dememin nedeni de kendisinin konuyla ilgili yayınları ve üstlendiği görevler. 2012’de ‘Questions of Economics & Law -Ekonomi ve Hukuk Soruları’ adlı dergide ‘AE Vaino’ imzasıyla yayınladığı, ‘The capitalisation of the future/Sermayenin Geleceği’ başlıklı makalesi epey tartışıldı. Nedeni ise Vaino’nun ‘Nooscope’ kavramı çerçevesinde toplumu örgütlemek ve anlamak için yeni yollardan söz etmesiydi. Nooscope, yarı mistik ve Rus metafizik geleneğinden beslenen bir kavram olarak değerlendirilmişti.

Nooscope, “insanlar arasında, nesnelerle para arasındaki işlemleri tarayan bir aygıt” tanımlamasıyla anlaşılmaya çalışıldı. Günümüzde ekonominin ve genel olarak toplumun geleneksel yöntemlerle yönetilmesi çok karmaşıklaştı. Kaosa dönüştüğü gibi kontrolden çıkabiliyor. Böylesi durumda güç merkezleri iktidarlar bunları düzenlemek ve kontrol etmek için yeni yollar aramalıdır. Bu yönetim sorununun çözümü ise ‘nooscope’ olarak adlandırılan ve küresel bilinçle ve “biyosferdeki ve insan aktivitesindeki değişiklikleri tespit edip kaydedebilen” yeni bir sistemle mümkün olabilir. Yarı-mistik dilin ve akademik jargonun neredeyse imkânsız bir karışımı izlenimi veren bu teorik açılım, aşkınsal felsefe ile çağdaş ekonomik kaygıları uzlaştırmaya yönelik. Nooscope’un kesin tanımını söylemek zor. Kağıda göre: “Nooscope, Noosfer’deki değişiklikleri kaydetmek için kullanılan bir cihazdır.” Dahası, “mekansal sensörler” den oluşur ve “görünmez görünür hale getirebilir”. Bir karakteristik cümle şöyle yazıyor: “Yeni nesil banka kartlarından başlayıp” akıllı tozla “biten” Nooscope’un duyusal ağı zaman ve mekândaki ortak Varlığı doğrudan tanımlar.” Nooscope, insanlığın kolektif bilincinin incelenmesine olanak sağlayan ilk cihaz.(8)

Nooscope’un kesin tanımını söylemek zor. “Nooscope, Noosfer’deki değişiklikleri kaydetmek için kullanılan bir cihazdır.” Dahası, “mekansal sensörler” den oluşur ve “görünmez görünür hale getirebilir”. Bir karakteristik cümle şöyle yazıyor: “Yeni nesil banka kartlarından başlayıp” akıllı tozla “biten” Nooscope’un duyusal ağı “, zaman ve mekândaki ortak Varlığı doğrudan tanımlar.” Nooscope, insanlığın kolektif bilincinin incelenmesine olanak sağlayan ilk cihaz. Aslında, “Noo” fikri, Vaino’nun icadı değil, daha önceden bilinen ve çok az şüphelenilen bir kavramdır. 20. yüzyılın başlarında Rus düşünür Vladimir Vernadsky tarafından bir teori olarak geliştirilen “Noosfer”, genellikle insan düşüncesinin alanı, yani insanlığın kolektif bilincidir. Vernadsky, insanlığın kolektif düşüncesinin bir bütün olarak dünyayı etkileyeceği zaman, Noosfer’in Dünya’nın gelişiminin üçüncü aşaması olacağına inanıyordu.(9) Bu açıdan Vaino bir “proaktif yönetim paradigması” temellendirmiş denilebilir. Rusya Federasyonu Başkanlık Müsteşarı konumuyla Anton Eduardovich Vaino; Rusya ve dünyadaki sosyal ve diğer süreçleri analiz eden cumhurbaşkanlığı ofisinden sorumlu. Başında olduğu birim aynı zamanda vatandaşlardan ve şirketlerden gelen itirazları kabul ediyor, değerlendirdikten sonra Başkan Putin’e arz ediyor.(10) Rusya’nın geleceğinde parlayan yıldız Vaino, Türkiye’den takip edilmesi gereken bir isim.

Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği’nde meskûn Yahudi toplumunun Bolşevik devrimine katkısı ve yetiştirdiği Komünist liderler Kabala kültürüne yabancı olmadıklarından tüm enternasyonallerde Yahudi parmağı arayanların sayısı da az değildir. Marx’ın Kabala’dan esinlendiği hep söylendi. Bilindiği gibi Kabala; Torah’ın herkes tarafından anlaşılan düz anlamından başka, bir de gizli anlamının bulunduğu, bu anlamın semboller ve alegorilerde gizlendiği ve bu gizlerin özel bir eğitimle öğrenileceği inancından doğan bir Yahudi geleneğidir. Tevrat’ın bu saklı anlamını kavrayıp yorumlamak demek olan Kabala, İbranice bir kelime olup vahiy olarak almak, kabul etmek anlamlarına da gelmektedir. Aynı zamanda sözlü geleneği ifade etmek için de kullanılır. Kabalistler kendi bilgilerini bilim adamlarıyla paylaştılar. Bu katkı nedeniyle Kabala öğretisi; dünyayı yöneten sistemi çalışır.(11)

Bu açıdan Anton Eduardovich Vaino’un ‘Nooscope’ kavramını temellendirmesinde Kabalacı izler bulmak mümkün. Günümüzdeki Dördüncü Enternasyonel; Kapitalizme ve Stalinizme karşı Troçki önderliğinde kurulmuş olan uluslararası örgüt. 25 Şubat-2 Mart 2018’de; 40 ülkede 55 seksiyonu ile sempatizan ve gözlemci örgütü bulunan, toplamda 13 000 militanın dahil olduğu Dördüncü Enternasyonal’in 17. Dünya Kongresi gerçekleşti. Sömürüye ve baskıya karşı, kapitalizmin devrimci yıkılışını hedefleyen kavgaları yürütebilecek partilerin inşasına ilişkin yönelim konusundaki bilanço ve strateji tartışıldı. Kapitalist küreselleşmenin, emperyalist güçlerin, siyasal kaosun güncel durumu konusundaki oturumlar ABD emperyalizmiyle, Asya’nın çok daha ötesinde yatırımlara sahip yeni dünya gücü Çin arasındaki çatışma tartışıldı. Nükleer silahlanmaya karşı direnişler, insani krizlerin ve şiddetin yükselişi gibi meseleler de ele alındı.(12)

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile 9 Mayıs Zafer Günü törenine katılmak üzere başkent Moskova’ya gelen İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Kremlin’deki görüşmelerin perde arkasındaki mimarı Anton Eduardovich Vaino’un olduğunu unutmayın. Belki Lavrov sonrası Rusya Dışişleri bakanı olmasına olabilir ama onu asıl bekleyen Putin Sonrası Rusya Federasyonu başkanlığıdır. Bazı uzmanlara göre Vaino; Kabalacı felsefenin şekillendirdiği IV. Enternasyonelin projesidir. Bu iddiayı ortaya atanlar, İsrail Rusya yaklaşmasını delil gösteriyor. Haksızda sayılmazlar.

Bakınız:
1- Ömer Gök/ Anton Eduardovich Vayno “Вайно, Антон Эдуардович” Rus’yanın yeni dış işleri bakanı mı?/ http://kafkassam.com/anton-eduardovich-vayno-rusyanin-yeni-dis-isle.html – https://zampolit.com/dossier/vayno-anton-eduardovich/index.php
2- https://en.wikipedia.org/wiki/Anton_Vaino-
3- http://www.estonica.org/en/Vaino%2C_Karl/
4- https://rusletter.com/articles/vaino_turned_out_to_be_close_to_chemezov_and_manturov
5- https://www.geni.com/people/Eduard-Vaino/6000000013091440996
6- https://en.wikipedia.org/wiki/Sergey_Chemezov
7- http://en.kremlin.ru/catalog/persons/307/biography- http://epl.delfi.ee/news/lp/karl-vaino-pojapoeg-sai-putini-administratsiooni-etteotsa?id=75323125
8- http://www.bbc.com/news/world-europe-37109169
9- https://abcnews.go.com/International/putins-chief-staff-claims-invented-nooscope-study-
https://larouchepub.com/other/2005/site_packages/vernadsky/3207bios_and_noos.html
10- https://cs.trendexmexico.com/novosti-i-obschestvo/75640-politicheskiy-deyatel-vayno-anton-eduardovich-biografiya-deyatelnost-i-interesnye-fakty.html
11- https://kabalavecozum.wordpress.com/ http://www.enternasyonalforum.net/kultur/3270-kabala.html
12- http://www.yeniyol.org/iv-enternasyonalin-17-kongresi/
Ömür Çelikdönmez