KÖŞE YAZARLARI

TÜRK SAVAŞ SANATI!

“Trump’a hatırlatmalar”
Türk Milleti, bir kez daha emperyalistlerin saldırısına uğradı. Yani uzun yıllardır aba altından sopa göstermek marifeti ile yürütülen savaş bugünlerde, gün yüzüne çıktı.
Her halde ekonomik savaş denilen bu hadise post modern bir savaş olarak nitelendiriliyor.
Madem savaştayız; öyle ise bu savaşı nasıl yürüteceğiz? Öyle değil mi? Bunu bilmemiz lazım! Ya da bizi yönetenler biliyor mu?
Ülkeyi yöneten siyasiler, bürokratlar ve askerler mutlaka böyle bir savaş için yıllardır hazırlanıyordur. Bir planları elbette vardır.
Benim bildiğim askerlik mesleğinde askerler; devamlı olarak olması muhtemel şeylere karşı planlar yapar, yapılmış planları revize eder veya planları değiştirir. Yani askerlik sanatı savaşmak için tedbir almak ve savaşmak zorunda kalınınca da bunu hakkıyla yerine getirmek olarak tarif edilebilir.
Şimdi bir savaşta olduğumuza ve günümüzde savaşların niteliği ve şekli değiştiğine göre ülkeyi yönetenlerin mutlaka bir hazırlığı vardır.
Kimse "yahu bu öngörülemez" bir şeydi demesin. Bunu belki benim deme hakkım vardır ama ülkeyi birinci düzeyde yönetenlerin böyle söyleme hakları yoktur.
Ancak öyle veya böyle yani öngörüldü veya yönetenlerin çapsızlığı ve basiretsizliği sayesinde öngörülemedi diyelim savaşmıyacakmıyız?
Elbette savaşacağız! Çünkü biz Türk'üz... Türk tarih boyunca savaş meydanlarından kaçmamış ve esareti kabullenmemiştir. Bu kezde öyle olacak ve düşmanın gücüne, boyuna, kilosuna bakmadan savaşacağız! Tıpkı gerekirse Çanakkale'de, Yemen'de, Sakarya'da olduğu gibi ölüme savaşarak koşacağız!
Vatan, din, iman, bayrak, namus yolunda ölmenin ve çocuklarımıza yaşanabilir bir dünyayı yeniden bırakmanın ülküsü ile belki öleceğiz ama düşmanı da, dünyaya geldiğine pişman edeceğiz.
Türk Milletinin hesabı dolarla değildir. Üç kuruş para ve dünya zevki onurumuzun, gururumuzun ve vatanımızın yanında nedir ki?
Esas önemli konumuz, bu savaşı hangi usul ve yöntemlerle yapacağımızdır. Malum biz Türklerin de, "Savaş Sanatı" vardır.
Savaş "post modern"de olsa nihayetinde savaştır. Unutulmamalıdır ki; dünya tarihinde askeri kültür ve harp sanatı açısından dikkat çeken milletlerin başında biz Türkler geliriz. Türk Milletinin tarih boyunca elde etmiş olduğu siyasi ve askeri başarılar bunun en belirgin göstergesidir. Türk tarihinin ilk dönemlerinden beri her bir Türk savaşa hazır olmuştur. Bu sebeple askerlik özel bir meslek değildir ve Türk Milleti her türlü savaşı yapacak bir halde yaşamını sürdürmüştür. Diğer bir tarif ile yürütülen ekonomik savaşla mücadele etmeye hazır 81 milyonluk bir Türk Ordusu vardır. Türk Dünyasını da bunun içine katarsak yüz milyonlarca insan bu savaşta kendi ordusu için yapılacak seferberliğe katılmak için hazırdır.
Tabii bunları bilmeyenler için söylüyorum! Denemesi bedava değil elbette çok pahalıya mal olur. Ancak Türkler tarih boyunca bu savaşları vere vere yürümektedir. Korkusu da, endişesi de yoktur. "Sefer bizden, takdir Allah'tandır" der yürüyüşe geçeriz... Gerisini ABD mi, Trump mı, Evangelistler mi, Siyonistler mi, Kraliçe mi kim düşünürse düşünsün!
Kutadgu Bilig "Kötüler kötülüklerini bırakmadıkları nispette sen de eksik etme, elinde sopan hazır bulunsun... Kılıç ve sopa sendedir; bu kamçılar kötü içindir" demektedir. Ey Türk düşmanları; yüzyıllar önce bu söylenenleri biz unuttuk mu, sanırsınız?
Kutadgu Bilig bize diyor ki; "Düşmanı deneme, sen onu büyük ve kuvvetli bil; elinde sopa olan düşmana karşı sen demir kalkan hazırla..."
Ey ABD; Türk Milleti savaşta hileyi, oyunları çok iyi bilir. İhtiyatlıdır ve uyanıktır. Sen bizimle Kore'de savaştın... Pkk diye beslediklerine neler yaptığımızı gördün, ekonomik tuzaklarını nasıl boşa çıkardığımızı biliyorsun, sosyo-kültürel saldırılarını nasıl def ettik anlatmamıza gerek yok. Dini kullanarak saldırdın onu da hallettik. Bunlardan kendine hiç ders çıkartmadın mı?
Biz, bize "Ya istiklal ya ölüm" emrini veren ölümsüz lider Atatürk'ün mirasçılarıyız! Sana kim akıl veriyor da, Türklerle bu dansı yapmaya kalkıyorsun?
Bunları niye yazdım biliyormusunuz; bu olaylar cereyan ederken elime Erkan Göksu'nun "Türk Savaş Sanatı" adlı kitabı geçti. Okudukça sanki bugünü yaşıyor gibi oldum. Türkler tarih boyunca hem savaşmış ve hem de bunu kendi adlarını koymak sureti ile bir "savaş sanatı" haline getirmişler. Memnun oldum. Hem sizi hem de Trump'u bunlardan haberdar edeyim dedim.
Türk Savaş Sanatı'nın bilgesi Kutadgu Bilig'in şu sözleri ile Trump'a uyarılarımı bitireyim "Ölüm için hiç şüphesiz ecelin gelmesi lazımdır; eceli gelmeden hiç bir yiğit ölmez... Düşmana yalın hücum et, erkekler gibi vuruş; eceli gelmeyince, insan katiyen ölmez... Ölümü hatırına getirmeyerek düşmanını vuran yaman ve pek yürekli adam ne der, dinle."
Atası Kutadgu Bilig olanın sırtı yere gelmez. Öylesi ise biz bu dolar dahil her savaşı kazanırız... Haydi Bismillah!

Özcan PEHLİVANOĞLU

LUMBUZDAN GELEN IŞIK

Açık denizde, okyanusta lumbuzdan gelen ışık, temiz hava, çırpıntılı denizde uçuşan beyaz köpüklü dalgalar; çelik yığınları içinde yaşayanlar için hayattır. Yaşama bağlanmaktır. Ana güverte altındakilerle üst güvertelerdeki, köprüüstündeki lumbuzların yaptığı görev farklıdır. Lumbuzsuz kamarada yatanlar, ofiste çalışanlar için ışık demeti saatlerce, günlerce süren uzun seyirlerde, Ekvator Hattı’ndan Güney veya Kuzeye doğru yükseldikçe Atlantik’te farklı Hint Okyanusu’nda farklı değerler taşır. Lumbuz açıksa üşütür, manikayı süpürerek gelen tuzlu su ıslatır. Hareket halinde olduğunuz her mevkii de akıntı, rüzgar,  nem ve barometre farklı değerlerle karışımıza çıkar.

Lumbuzdan gelen ışık hayattır.

Türkçe güçlü bir dil. Geçmişi zengin değerlerle bezenmiş bütün toplumlarda olduğu gibi bizde de karşılıksız bilgi akışı olmuş, mesela denizcilikte isim ve gemici dilindeki terimlerin çoğu Rumca, İtalyanca ve İspanyolca. Balık isimlerinin de gene çoğu Rumca. Ege’de bize Bizans’tan kalan bir kültür mirası.  .

LOMBOZ MU, LUMBUZ MU?

10 – 11 Mayıs 2018’de Tuzla Piri Reis Üniversitesi’nde yapılan “III’üncü Uluslar arası Eurasian Tersaneleri Tarihi ( History of Shipbuilding III. International Eurasian Maritime History Congress ) konulu kongreye gittim. Edindiğim intibaya göre iyi ve öğretici bir kongre oldu.                                                                                                                                                       

Öğle yemeği molasında 2 makine ve 2 de güverte gölümü öğrencisi ile sohbet ederken ( 1960 – 61’li yıllarda Heybeliada’da geçen şimdi hayali bile ömre bedel ) okul yıllarıma  döndüm. Çünkü onlar durumu en iyi yansıtan, aldıkları ve alacakları çağdaş bilgileri hayata geçiren Türk ve dünya sularında bizi temsil edecek yarının kaptanları, baş mühendisleri ( B.Ç.) olacak sektörün temel taşları gençlerdi.

Bir öğrenci soru sormak istiyor ama acaba sorsam mı diye de tereddüt ediyordu. İyi bir ortamdı; “Hangi bölümde okuyorsun, ne olacaksın?” diye açış kabilinden ilk soruyu ben sordum.

-Makine bölümündeyim ve gemi makinaları işletme mühendisi / makine vardiya zabiti olacağım. Size hangisi doğru, nerede nasıl kullanılmalı tereddüt ettiğim yabancı menşeli bir kelime var onu sormak istiyorum, dedi ve:

-Lomboz mu, lumbuz mu? Hangisi doğru bir kullanım, diyerek cümlesini tamamladı.

Konu tersanelerin tarihi ile ilgiliydi ama sual başka yerden gelmişti. Bu ve benzeri yabancı menşeli kelimeler hakkında daha öncede çok kereler uzun okyanus seyirlerinde salonlarda, köprüüstlerinde konuşulmuş için içinde olan gemi zabitleri tartışmış, hafızamda kaldığı kadarı ile bir sonuca da varılamamıştı.

O kelime şimdi gene karşıma çıkmıştı.



-Lomboz da, lumbuz da doğru. Yıllarım denizde gemilerde geçti: muhrip (fırkateyn), denizaltı, Hisar sınıfı karakol gemileri…Daha sonra dökme yük (Bulk carrier), tanker, kimyasal tanker (Chemical tanker)… gibi. Toplamda 33 -34 sene uzun mu uzun bir ömür. Çalıştığım gemilerde su üstünde ve su altındaki yüzen aksamın o parçasına lomboz diyen bir Allahın kulu denizci zabite, personele - tayfaya rastlamadım. Fakat siz okuduğunuz romanlarda, makalelerde zaman zaman lomboz kelimesine rastlayacaksınız ama yaşayan Türkçe de gemilerde hep lumbuz kelimesini duyacak ve kullanacaksınız, dedim. Yüzlerine baktım, daha derinlere gitmeden tatmin olmuşlar, açıklamayı yeterli bulmuşlardı.

****

Konuya uzak, denizle bağı olmayanlara kelimenin içeriği ve lumbuzun parçalarını da saymak gerek, şöyle ki:

Lumbuz Camı

Lumbuz Kaşı – Suların aşağı süzülürken oluşturduğu toz ve pisliklerin camı kirletmemesi

İçin Lumbuzun üstüne konan yarımay biçimindeki oluk.

Lumbuz manikası

Lumbuz suluğu

Döner lumbuz (köprüüstünde bulunur)

Lumbuz kelebeği

Güverte lumbuzu

DENİZCİLİK, DİLİ VE FELSEFESİ İLE BİR YAŞAM BİÇİMİDİR

Yazıyı kaleme alırken Türk Dil Kurumu’nun ( TDK) web.sitesine baktım: Rumca - Kamaralarla alt güverteleri aydınlatmak için bordalardan ve güvertelerden açılan yuvarlak pencere…olarak izah ediyor. İkinci defa TDK’nun aynı arama penceresine “lumbuz” olarak yazdım, cevap: “lumbuz sözü bulunamadı” yazıyordu.

Özünde TDK lumbuz kelimesini duymamıştı, tanımıyordu.

Araştırmaya devam ettim. Meydan Larousse’da ( sözlük ve ansiklopedi ); lomboz veya lumbuz – İtalyanca yazıyordu. Gene aynı şekilde diğer birkaç ansiklopedi ve sözlükte de araştırma yaptım, onlarda İtalyanca lomboz ya da lumbuz olarak kelimeye yer veriyordu.

Başa dönersek lumbuzun orijinali Rumca mı, İtalyanca mı? Konuyu uzmanları daha iyi araştıracaktır. Bu bizim işimiz değil.

Bazı yazarlar halkın kullanmadığı lombozu kullanıyor, varsın onlar da öyle kullansınlar. Canlı, yaşayan Türkçe’de kullanılan bizim dilimizde lumbuz olarak yerleşmiş bu kelime Türk Dil Kurumu tarafından tekrar araştırılmalı, doğru şekli ile kullanılmalıdır, diyor konuyu bi – hakkın yaşayarak kullanan günümüzün denizcileri, kaptanları, baş mühendisleri ( B.Ç.)

Deniz sadece gemi ve su yığını değildir, dili ile felsefesi ile bir yaşam biçimidir.

Günümüzde ticaret filoları ile donanmaları ile denizcilik ve deniz kültürü, ekonomik ve askeri güç göstergelerinin parlayan yıldızıdır. Ve dünya sahnesindeki en güçlü jokerlerden biridir.

***

Tamer Şahin’in Balkan ve Birinci Dünya Harbi’nde Osmanlı Donanması, H.Rauf Orbay ve efsane gemiler Yavuz ve Hamidiye Kruvazörlerinin denizde o günlerde yaşanmış ama bugün pek bilinmeyen yönlerinin anlatıldığı “Aklın Kusuru” adlı eseri Ulak Yayınları’ndan çıktı. Tavsiye ederim.  

ALGI OPERASYONLARINA DİKKAT

ABD dünyada öngördüğü strateji politikalarını ve kendine göre küresel sistemi gerçekleştirmek amacıyla, uluslararası hukuku ve ikili antlaşmaları hiçe sayarak, ya bölgelerde oluşturduğu baskı mekanizmasını ya da ekonomik yaptırım formüllerini kullanmaktadır. Bu bağlamda Trump’ın “ABD’yi yeniden büyük yapalım” sloganıyla yola çıktığı görülmektedir.
Geçtiğimiz aylarda ABD,  herhangi bir yaptırım modelini uygulamadan, başta Suudi Arabistan olmak üzere tüm Körfez ülkelerinden ekonomik ve siyasi tüm taleplerini elde etmiştir. ABD aynı amaçla yaptırım modelleri kapsamında Kuzey Kore, İran, Türkiye, Çin ve Rusya gibi seçilmiş ülkeler üzerinde de uygulamaya çalışmaktadır.
Geçen haftaki yazımda İran’a yönelik 4 Ağustos’ta başlayan ekonomik ambargo ve 4 Kasım’da geçerlilik süresi dolacak olan petrol yaptırımlarının siyasi ve teknik boyutları ile ele alınmıştır. ABD Savunma Bakanı James Mattis’in birkaç gün önce askeri kıyafetiyle yaptığı çarpıcı açıklamalarda, ABD’nin İran Rejimi düşmeden İran’la barış içinde olamayacağına dair söylemi askeri bir müdahalenin de gündemde olduğunun işaretidir.
Türkiye’ye gelince, Trump başta olmak üzere üst düzey yetkililer tarafından Türkiye-ABD ilişkileriyle ile ilgili olarak son 1 ay içinde yapılan açıklamalardan anlaşılacağı üzere ABD’nin İran’dan sonra müttefiki olan Türkiye’yi de hedef aldığı ortadadır. Aslında Türkiye’nin İran olayları patlak vermeden önce de ABD ile olan ilişkileri, S400 meselesi, kongredeki Türkiye karşıtı girişimler, FETÖ’nün iadesi, ABD’nin PKK uzantısı YPG’ye desteği, Hakan Atilla’nın hapis cezası alması, Türkiye’de tutuklu ABD vatandaşları gibi pek çok sorunlar nedeniyle oldukça gerilimlidir.
Hali hazırda Türkiye’nin içinde bulunduğu krizin elbette en büyüğü Türk Lirası’nın Dolar karşısında olağanüstü değer kaybetmesidir. Türk vatandaşı akşam yatıp sabah kalktığında Türkiye’nin Menbiç’e girip girmediği, FETÖ’nün iade edilip edilmemesi, F35’lerin neden teslim edilmediği konularını değil de Dolar’ın yükselişini konuşmaktadır.
Her ne kadar Türk Lirasındaki değer kaybının siyasi paradigmalara, rahip meselesine veya küresel konjonktürün baskıları sonucunda ortaya çıktığı ileri sürülse de, krizin esas nedenleri Türkiye ekonomisindeki yapısal sorunlardan kaynaklandığı ekonomistler tarafından ifade edilmektedir.
Bu ekonomik kırılganlıklar sonucu iki gündür dolardaki iniş çıkışın ABD’nin finans mühendisleri tarafından organize edildiği kanaatindeyim. Doların toplumun tahmininin ötesinde aniden yükselmesi ülkede psikolojik rahatsızlık yanı sıra tedirginlik yaratmıştır.
Bilindiği gibi ekonomistlerin normal şartlar altında kur artışıyla ithalatın azalacağını ihracatın artacağını ileri sürmeleri doğaldır. Ancak ithalat miktarının ihracat rakamlarının çok üzerinde olması ekonomide yapısal sorunların işaretidir. Diğer bir ifadeyle sorun üretimin ve ihracatın yüksek oranlarla ithalat girdileriyle sağlanmasıdır.
Hali hazırda ekonomik tablo makro yönden incelendiğinde, 60 Milyar Dolara varan cari açık 100 Milyar Liraya giden bütçe açığı ve 500 Milyar Dolara ramak kalan bir dış borç stokuyla nasıl uluslararası sıralamada 15.ülke olabiliriz?
Şimdi ABD bizim yumuşak karnımızı yakalamış papaz verilse de isteklerinin devamı gelecektir. Tabi ki Türkiye, egemen bir ülke olduğunu ve beka yönünden taviz vermeyeceğini deklare etmiştir. Elbette müzakereler devam edecektir. Ankara’nın karşılıklı tavizler verilerek farklı modeller üretmesi gerekmektedir.
Krizin diğer bir etkeniyse eskiden ABD’yle ilişkilerde sorunların önemli bir kısmı kongreden kaynaklandığında Yönetim Türkiye’nin yanında yer alırdı. Şimdiyse ikisi birlikte hareket etmektedirler.
ABD’de bulunan Goldman Sachs Yatırım Bankası, Türk Lirası’nın Dolar karşısında önümüzdeki günler içerisinde daha da değer kaybedeceği ve 7,1’e ulaşacağı yönünde uyarılarda bulunmaktadır. Bunun Türkiye’deki bankaların sermaye fazlalıklarını büyük ölçüde yok edeceği ileri sürülmektedir. Öte yandan ABD medyasında da Türk ekonomisinin iflas ettiği yönünde haberler yayınlanmaktadır. Yani algı operasyonu yapılmaktadır.
Amerika’nın uygulamış olduğu yaptırım modelleriyle İran nasıl bir çözüm bulur bilemem. Türkiye’ye gelince Ankara’nın dış politikada gerginliğe yol açacak açıklamalar yapmak yerine gerek Batı gerekse Arap dünyasıyla eskiden olduğu gibi ilişkilerin iyi düzeye çıkarılması için yoğun çaba sarf edilmeli ve acilen ekonomide yeniden yapılandırmaya gidilmelidir. 

Dr. Cüneyt Mengü
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

MESELE DOLAR ARTIŞI DEĞİL ARKADAŞ

Deliğe süpürülme zamanı gelenlerde panik. Gizli açık "ne istedilerse verdik" diyenlerin feryadı. "Ortak değil miyiz, ne dedinizse yapmadık mı" diyorlar.

Ortadoğu ülkelerinde rejim ve yönetim değişiminde terör örgütlerinin üssü destekleyicisi görevi verilen BOP eş başkanları sıkışmış durumda. Onlar ki; milyarlarca dolar servetlerini İsviçre bankalarında, Katar'da, Malezya'da Sudan'da güvence altına aldılar. Onlar ki; ülkenin yeraltı ve yerüstü servetlerini, bankalarını özelleştirme adıyla devrettiler. Haberleşme ağını, elektrik sistemlerini, limanların işletimini yabancılara devrettiler. İslam ülkelerindeki terör örgütlerini eğittiler, tedavi ettiler, lojistik destek sağladılar, yüzbinlerce insanın katliamına, şehirlerin yakılıp yıkılmasına neden oldular. Kukla olarak görev yapanlar, efendilerinin kendilerine sahip çıkacaklarını umuyorlardı. Oysa efendileri için elverişli kullanıma açık bu ucube tipler kullanım süreleri bittiğinde zamanı geldiğinde deliğe süpürülür. Geçmişte de öyle oldu, başka ülkelerde de öyle oldu, şimdi de öyle oldu. Neden şaşırıyorsunuz ki!

Ekonomik plan hazır. Patronları biata zorlama, dize getirme ve karşıt olan şirketlere el koyma tiyatrosudur. Dolar şarlatanlığının perde arkasını bilmek gerekir.

15 Temmuz askeri darbe senaryosu; asker ve sivil bürokraside, üniversitelerde tasfiye etme ve ele geçirme operasyonu için planlandı ve uygulandı. Strateji danışmanları Rus stratejistleriydi.

15 Temmuz'dan bir gün sonra bir ay için önceden tasfiyesine karar verilen yargı mensupları, emniyet mensupları, akademisyenler, memurlar topluca darbeci diye tasfiye edildiler. Fetöcü olan olmayan muhalifler, biat etmeyenler için listeler çok önceden hazırlanmıştı.

Medyayı da aynı şekilde ele geçirmişlerdi. Star gazete ve TV ile Uzan'la başladılar. Karamehmetlerden akşam Show Tv alarak, Aydın Doğan'ın Hürriyetle, doğan grubu TV ve gazetelerini yandaşlarına sattırmak suretiyle medya ayağı tamamlandı.

Merkez bankasının 490 ton altının 460 tonu neden ve niçin İngiltere’ye gönderildi. Borç karşılığında mı verildi? Mecburen IMF ile stand-boy anlaşmaları yapılacaktır. Maalesef Merkez Bankası döviz rezervleri sıfıra doğru gitmektedir.

Şimdi ise dev büyük şirketler. Yandaşlar zaten uzun zamandır dolar biriktiriyordu. Biat etmeyenleri dolar tehdidi altında hizaya getirme ve kendilerine bağlama operasyonu için düğmeye basıldı. Düşman her zaman olduğu gibi batı ve ABD. Son altı ay’da yüklü miktarda döviz alan firma ve şahıslar kim? Oysa gemicikler, tankerler çalışıyor. Dolar bazlı şirket ortaklıkları artıyor. Hepsi aynı tiyatroyu halka inandırmak için çaba içinde. Bu kadar.

Sosyal yardımlaşma fonundan hak etmeden yandaşa dağıtılan milyarlar.

Vatanlarına devletlerine ihanet eden Suriyeli hainlere aktarılan kaynaklarımız.

İŞ-Kur adı altında günde bir saat çalışanlara ödenen ücretler yemekler şatafatlı açılışlar etkinlikler saymakla bitmez heba ettiler.

Garip gürabanın alın terini emeğini sömüren alçak ve şerefsizler pişkinlikle sırıtıyorlar.

Sinsice alçakça gizlenen gerçekler

İktidarıyla muhalefetiyle hainler gerçekleri halktan gizliyorlar.

Geçmişte bir şeyi olmayanlar yol konut köprü yapımlarıyla servetlerine servet katarken, gemiciklere sahip olan petrol taşımacılığı tekeli alırken, yeni sermaye sınıfı oluşturulurken, ele geçirilen medya ile herşey tersyüz ediliyor. Bütün partilerin eski-yeni milletvekillerini, üst düzey bürokratları, yüksek yargı mensupları, generalleri, profesörleri sağlanan olağanüstü maaşlar yan ödemeler ile egemen soyguncu çete esir aldı, sindirdiler susturdular. Halkın gazını alıyorlar. Partilere liderlerine kadrolarına bakın. Üst düzey bürokrasiye atananlara dikkat edin onuncu sınıf lekeli suç işlemiş tipler. Ne kadar lekeli özürlü fırıldak tipler varsa ortalıkta dolaşıyorlar.

Bankaları yabancılara verdiler. Sanayi kuruluşlarını, elektrik sistem ağını, haberleşme ağını, limanları, yabancılara devrettiler. Devlet olarak neyin kaldı elinde..

Birer kukla görevi yapanlar ahkam kesmede, yalan söylemede ustalar.

Kandırılan aldatılan paranoid şizofren ruh hastalarının elinde bölgenin ve dünyanın en saygın ülkelerinden Türkiye alay konusu olmaya devam ediyor.

Bu ihanetler karşılıksız kalmayacaktır.

Günün Sözü; Haksızlıkla elde edilenler, birgün gelir insanın şerefeni saygınlığını yokeder.

Rusya Suriye ve Irak Türkmenlerinin müşterek Federe Devletine yeşil ışık yaktı!

Birkaç gün önce “4 Ağustos’ta Moskova’da düzenlenen Uluslararası Kürt Toplulukları Federasyonu (IFRC) toplantısının sonucunu merak edenler için özel notum; Suriye ve Irak’ta Federe Türkmen Devletinin kurulmasına da az kaldı! Yaşasın Bayır Bucak ve Bayat Türkmenlerinin kardeşliği!” vurgusu yaptığımda daha açık yazmam istenildi. Daha açığı nasıl olabilir? Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti gibi olabilir. Kıbrıs adasını Yunanistan’a bağlama fikri ENONİS’İ benimseyen EOKA’cı Kıbrıs Rumlarının Kıbrıslı Türklere yönelik katliamlarını garantör devlet sıfatıyla engellemek isteyen Türkiye’nin gerçekleştirdiği Kıbrıs Harekatı sonrasında 1976’da Kıbrıs Türk Federe Devleti kurulmuştu. 15 Kasım 1983’te Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi Self-determinasyon hakkını kullanarak oy birliği ile aldığı bir kararla, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan etti ve KKTC’nin kuruluş bildirgesini merhum kurucu cumhurbaşkanı Rauf Denktaş okudu. Sonrası zaten malumunuz. Şimdi benzer bir süreç Suriye ve Irak Türkmenlerini bekliyor. Belki bu söylediklerim bazılarına ham hayal gelebilir. Lakin gerçekçi olup imkânsızı istemekte Türklerin işi. İtiraz edenler konjonktürden reel politikten söz açabilir. Ancak Rusya Federasyonu yetkililerinin Allah’tan akılları başlarında ve bölgenin geleceğini nesnel bir bakış açısıyla okuyabiliyorlar. Türkiye’deki mandacı uzmanlara kalsa kabuğundan başını çıkarmayan tosbağa misali içimize kapanmalıyız. Hatta milli çıkarlarımıza yönelik dış tehditlere meydan okumaya maceraperestlik dedikleri gibi bunları dillendiren siyasi veya idari kadroları da Enver Paşa’nın akıbetiyle korkutuyorlar. Onlara hatırlatmak lazım, Enver Paşa örnekse Mustafa Kemal Paşa da örnektir. Russian International Affairs Council (RIAC)/ Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi Başkan yardımcısı, Arapça, İngilizce ve Fransızca bilen, SSCB döneminde Libya, Mısır, Irak, Yemen ve Suriye’deki büyükelçiliklerinde çalışan, Vnesheconombank Genel Müdürü, Olağanüstü ve Tam Yetkili Rus Büyükelçi ve Soçi Kongresi’nin katılımcılarından Aleksandr Aksenenok’a göre “Suriye için en uygun çözüm üniter devlet ve adem-i merkeziyetçilik arasındaki model bir yapılanma.” Russian International Affairs Council (RIAC)/ Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi; 2 Şubat 2010 tarih ve 59 sayılı “başkanlık kararı uyarınca oluşturulan bir strateji araştırma geliştirme kurumu. Rusya Dışişleri Bakanlığının önemli bir partneri. Konseyin teklifleri belirleyici. Çünkü Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı/Rusya Federasyonu Eğitim ve Bilim Bakanlığı/ Rusya Bilimler Akademisi/Rus Sanayicileri ve Girişimciler Birliği/Interfax Uluslararası Bilgi Grubu’nun katılımlarıyla oluşturulan kâr amacı gütmeyen bir akademik ve diplomatik düşünce kuruluşu.(1)

Bizdeki bazı sözde stratejik araştırma kurumları gibi devleti söğüşlemenin projelendirmesini yapmıyor. İşte bu akil adam Aleksandr Aksenenok diyor ki; Suriye’deki Esat yönetimi Rusya’nın desteği ile bugün ülkenin %70’ini kontrol ediyor. Eğer Beşar Esat; bu göreceli askeri başarıya güvenip “Kazanan her şeyi alır” ilkesini uygulamak sevdasına kapılırsa Sünni çoğunluğun kışkırtılmasıyla gelecekteki olası yeni çatışmaları göğüsleyemez. Şam yönetimi diyor aklını başına toplasın, müttefiklerinin desteğiyle, hükümetin kontrol alanını kuzey ve doğuya doğru genişletme planı sadece muhalif unsurlarla değil Irak ve Irak sınırına yakın Fırat’ın doğusundaki birçok alanda askerleri Afrin ve İdlib ilçesinde Kürt bölgelerinde görevlendirilen Türkiye ve ABD ile doğrudan çatışmaya neden olabilir. Bu yönlerde ilerlemek İran’ın, Hizbullah’ın ve İran’ın kontrolündeki Şii militan grupların Suriye’nin güney sınırlarındaki askeri varlığı, “İran tehdidine” karşı koyma konusundaki kararlılığını açıkça gösteren İsrail’e kategorik olarak kabul ettirilemez. Bu nedenle Esad’ın “Suriye topraklarının her bir zerresi özgürleştirilecek” açıklaması daha geniş bir siyasi bağlamda ele alınırsa, gerçeklikten yoksun bir çıkış olduğu görülebilir. Böyle bir yaklaşım Rusya’yı; Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve muhtemelen Türkiye ile silahlı çatışmalara sürüklemekle tehdit ediyor. Bu kasıtlı bir provokasyon sonucu da olabilir. Aleksandr Aksenenok yedi yıllık savaşın Suriye’yi değiştirip dönüştürdüğünü, eski yönetim modeli ile ülkenin idare edilemeyeceğini belirtiyor ve Irak’ı örnek gösteriyor. Yıllardır tek parti modeline dayanan Saddam’ın Baas rejiminin devrilmesinin, tüm siyasi sisteme ve devlete çöküş yaşattığını söylüyor.Suriye krizinin uzun zamandır tüm uluslararası toplum için ortak bir soruna evrildiğini, ülkede istikrarın sağlanmasının dışşal uyaranlar ile aralarında müzakere etmeyi reddeden Suriyeli muhalif gruplar, hükümet ve toplum arasında yeni bir toplumsal sözleşme temelinde Suriye’nin istikrarlı gelişime geri dönmesine izin verecek ortak bir zemin bulunması gerektiğinin altını çiziyor.

Ona göre mevcut tehlikeli çıkmazın, Rusya ve önde gelen Batılı ve bölgesel güçler tarafından desteklenen çok taraflı mekanizmaları tam olarak kullanmadan üstesinden gelinmesi neredeyse imkânsız. Rus yetkililerin, Moskova, ABD, Almanya, Fransa, Birleşik Krallık, Suudi Arabistan ve Ürdün’den oluşan sözde “küçük grup” dan gelen teklifleri değerlendirmeye hazır olma konusundaki hazırlıkları, bu açıdan yeni fırsatlar doğuruyor. Bu koşullar altında, 2011 öncesi statükoya dönülmesi gerçekçi bir senaryo görünmemektedir.(2) Aleksandr Aksenenok; “Yıllarca süren uzun savaştan sonra eski merkezi sisteme dönüş mümkün gözükmüyor. Merkezi olmayan modeller şimdiden oluştu. Eğer anlaşmaya varılırsa muhalefetin kontrolündeki bölgelerde kurulan öz yönetim kurumları ulusal birleşmenin tabanını oluşturabilir.” Aleksandr Aksenenok’ın önerisi ‘üniter desantralize’ sistem. Suriye için en uygun çözüm üniter devlet ve adem-i merkeziyetçilik arasındaki model. Rusya’nın deneyimli diplomatı Aleksandr Aksenenok’tan daha önce de Moskova ‘yönetimsel ve kültürel otonomi’ teklifini tartışmaya açmıştı. Astana görüşmelerinde Rus heyetin anayasa taslağı dağıtması üzerine muhalefet toplantıyı yarıda kesmiş, teklif Suriye tarafınca da eleştirilmişti. Rus yetkililer yaptığı açıklamalarda taslağın ‘tavsiye’ niteliği taşıdığını açıklamışlardı. Aksenenok “Suriye için en iyi seçimin etnik azınlıkların taleplerini karşılarken aynı zamanda bölünmesini engelleyecek önlemleri garanti eden yönetimsel ve kültürel otonomi” olduğu kanaatinde.(3) Rusya uluslararası ilişkiler uzmanlarının Suriye’de gündem getirdikleri ‘yönetimsel ve kültürel otonomi’ ve ‘üniter desantralize sistem” teklifleri bence Suriye’deki Araplar haricindeki diğer etnik unsurların federatif yapılanmasına imkân sağlayabilir. Suriye’deki Bayır Bucak Türkmenleri ile Irak’taki Bayat Türkmenlerini birleştirilecek coğrafi koridorun etnik bağla güçlendirilmesi Suriye ve Irak hükumetlerinden bağımsız Federe Türkmen devletinin nefes almasını sağlayacaktır.

Federe Türkmen devletine Kürt aşiretlerinden ve özellikle Suriye ve Irak’ta yerleşik Şammar aşiretinden destek geleceği söylenebilir. Federe Türkmen Devletinin kuruluşu, Türkmenlerin efsanevi Telafer ve Emirli ve Beşir direnişi ile başladı. Önce İşgalci Amerikan ordusuyla savaştılar. Emirli’de IŞİD kuşatmasına karşı kahramanca direndiler ve IŞİD’e geçit vermediler. Arapların El Kaide adı altında Şiileri hedef alan suikast saldırıları, bu saydığım yerleşim birimlerinde Şii-Sünni birlikteliğini derinden yaraladı. Tuzhurmatu’da yaşanan Sünni-Şii çatışmasının temelinde IŞİD’e dönüşen Irak El Kaidesinin parmağı vardır. Tuzhurmatu çatışmalarını takip eden Kürt medyası dikkat çekici iddialar ortaya atıyor. Bu iddialardan biriside son günlerde tansiyonun yükseldiği Tuzhurmatu’da, Şii milislerin Kürtler’i ilçeden göçertmek amacıyla saldırdığı. Neden böyle düşünüyorlar? Daha önce Kerkük’e bağlı bulunan Tuzhurmatu, Saddam Hüseyin döneminde, “Araplaştırma” politikası kapsamında Selahaddin’e bağlanmıştı. Süleymaniye yakınlarındaki Hanekin de yine aynı dönemde Diyala’ya bağlanmıştı. Günümüzde Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi sınırları dışında bulunan ve Irak Anayasası’nın 140’ıncı maddesiyle geleceklerinin belirlenmesi öngörülen bu topraklar, “sorunlu bölgeler” ya da “tartışmalı bölgeler” olarak adlandırılıyor.(4)

Federe Türkmen Devletinin Suriye ayağını oluşturacak Bayır- Bucak Türkmenleri Suriye Türkleri ya da Suriye Türkmenler olarak adlandırılan Suriye’deki yaşayan Türk nüfustur. Türkmen Dağı’nı çevreleyen bölgede yoğunlar. Fransa ile TBMM Hükümeti arasında imzalanan Ankara Antlaşmasına göre bugünkü Suriye sınırı çizildi, Hatay ve Bayır Bucak bölgeleri Suriye tarafında kaldı. Ancak 1938’de yapılan referandum ile birlikte Hatay tekrardan sınırlarımıza dahil edildi; daha güneyde kalan Bayır Bucak bölgesi ise Suriye sınırları içerisinde varlığını devam ettirdi. Bayır-Bucak bölgesinin kesin bir coğrafi tanımı olmasa da, genel olarak Cisr Eş Şuğur’un batısı; Nusariye Dağlarının kuzey ve Lazkiye kıyı şeridinin doğusu ile Hatay’ın güneyi olarak tanımlanabilir. Bucak bölgesi kıyı şeridinde kalmaktadır. Bayır bölgesi ise Türkmen Dağları’nın olduğu iç kısımları kapsamaktadır. Günümüzde yoğunluklu olarak Şam, Lazkiye, Hama, Humus, Halep ve Rakka kentlerinde ve köylerinde bulunmaktadırlar. Şam bölgesinde yaşayanlara Şam Türkmeni adı verilirken, Halep ve Rakka bölgelerindekilere Halep ve Culap Türkmeni, Lazkiye’de yaşayan Türkmenlerine ise Bayır- Bucak Türkmenleri adı verilmektedir. 1942-1972 anayasalarına göre Suriye Arap vatandaşı olarak kabul edilen Türkmenlerin kimlikleri ile yaşama hakkı tanınmadı. Türkçe gazetelerin yayımları durduruldu, hatta Türkçe konuşmaya bile yasak getirildi. 1958’de toprak reformu ile birlikte Türkmenlere ait birçok tarla, bağ bahçeye devlet tarafından el konuldu. Bu baskılara dayanamayan birçok Türkmen Halep’ten Türkiye’ye göç etmeye başladılar. Suriye topraklarında Türkmenlerin varlığını azaltacak, buradaki Türkmenleri yok edecek politikalar hız kesmeden devam etti. Hafız Esad rejimi ile birlikte “Tek Suriye Kimliği” politikası çerçevesinde burada yaşayan Türkmenleri asimile ederek “Araplaştırma” politikası izledi.(5) Şimdi suların mecrasında akma vaktidir! Şimdi hem dua hem de kıyam vaktidir. Bayır Bucak Türkmenleri ile Bayat Türkmenlerinin devleti kutlu olsun!

Bakınız:
1- http://russiancouncil.ru/en/about/ – http://russiancouncil.ru/en/about/partners/ – http://russiancouncil.ru/en/about/founders/
2- http://russiancouncil.ru/en/analytics-and-comments/analytics/prospects-of-post-war-syria-constitution-and-governance/
3- https://www.aydinlik.com.tr/rusya-nin-suriye-plani-denetime-tabii-yerel-yapilar-dunya-agustos-2018
4- . Ömür Çelikdönmez/ 28 Nisan 2016 /http://www.kafkassam.com/misaki-milliye-giden-yol-kerkukten-tuzhurmatudan-gecer.html
5- https://www.neoldu.com/bayir-bucak-nerededir-bayir-bucak-turkmenleri-kimlerdir-14849h.htm
Ömür Çelikdönmez

YENİ MUHALEFET...

Türkiye, yüzyıllardır tekrarlandığı gibi aynen yine ağır sorunlarla cebelleşiyor. Bu sorunlara kalıcı çözümler bulunamamasının ana nedeni; dış güçlerin ve "müesses nizam"ın birlikte üzerinde mutabık kaldıkları; yetersiz, çapsız, gayesiz, menfaatçi ve gayrı milli politikacılara ülkeyi yönettiriyor olmalarıdır.

Onun için yüzyıllardır kaderimiz olan sorunlar, günden güne ağırlaşarak devam etmekte ve bize bir türlü yaşamdan tat aldırmamaktadır. Buna karşılık milli kuvvetlerin çabası yetersiz kalmaktadır.

Aslında bu yazı bir üçlemenin son yazısıdır. Hatırlarsak, birincisinde, bilinenin veya yaratılan algının aksine politikanın siyaset kumaşına sahip ve doğru insanlar tarafından yapılması gerektiğini anlatmıştım. İkinci yazıda da, iç ve dış güçlerin iktidar ve muhalefeti belirlemede ana unsur olduğuna işaret etmiş, iktidar ve muhalefet oyunlarına dikkat çekmiştim. Hatta ana vurgu olarak da, günümüzde Türkiye'deki iktidarın en büyük destekçisinin muhalefet olduğunu yazmıştım.

Eğer politika doğru adamlar tarafından yapılsa ve bu doğru adamlar siyasetin gereği ilkeli ve bilinçli hareket etseler, iktidar yerelde 30 yıla ve genelde 21 yıla doğru evrilmezdi diye hep belirtiyorum.

Bir ara Beşiktaş futbol takımı yapılan şikeler yüzünden ligde ikinci olmuş ve buna "şerefli ikincilik" adı verilmişti. Ancak tarih Beşiktaş'ın şerefli ikinciliğini değil şikeyle şampiyon olan takımın adını yazmaktadır. Onun için kimse bana Beşiktaş'ın "şerefli ikinciliği" gibi iktidar olmayı bir türlü yakalayamayan muhalefetin, başarısını veya başarısızlığının bahanelerini anlatmasın!

Muhalefetin gidişatında kasıtla yaratılan bir durum vardır. Onun adı da, başarısızlıktır. Yani muhalefet başarısızlık üzerine kurgulanmıştır.

Aksi olsaydı, seçim mağlubiyetlerini kabul eden siyasetçiler çekilir, yerlerine gelenler halkın desteğini yeni metot ve çözüm önerileri ile aramaya devam ederlerdi.

Türk halkı, ne yazık ki; görünür veya görünmez güçler tarafından bu iktidar ile muhalefete mecbur edilmiştir.

İşin en kötü tarafı, halkın büyük bir çoğunluğunun artık siyasetten ve daha doğrusu da, muhalefetten ümidini keser bir noktaya gelmiş olmasıdır.

Halk ve halka önderlik eden siyasiler, muhalif hareketler için çeşitli arayışları göstermelikte olsa yapmışlardır. Ancak bunların yanlışları ve hataları halkı daha da karamsarlığa itmiştir.

Şimdi Türkiye'yi ağır sorunlarından kurtarmak ve halkın endişelerini gidermek için bir "YENİ MUHALEFET"e ihtiyaç vardır. Bakın yeni bir partiye ve lidere ihtiyaç vardır demiyorum sadece "Yeni Muhalefet" diyorum.

Bugün "Yeni Muhalefet" anlayışını hayata geçirebilecek tek insan Meral Akşener ve İYİ Parti'dir. Akşener'in halk nezdinde bir karşılığı vardır. İyi Parti'de her türlü engele rağmen %10'luk bir seçmen desteğini sağlamıştır. Henüz iktidar ve onun arkasındaki güçler partiyi tam manası ile ele geçirememiştir. Yani parti ve Meral Akşener; vatandaşlarımız açısından hala bir ümittir.

Şimdi talihin müspet bir cilvesi olarak, 12 Ağustos tarihinde İyi Parti Olağanüstü Kurultayı'nı toplamaktadır. Oy verse de, vermese de Türkiye'nin sıkıntılarını bilen ve çözüm arayan insanların gözü kulağı İyi Parti'nin kurultayındadır.

Bu kurultay öyle sadece bir genel başkanın ve idari kurulların seçiminden ibaret bir kurultay olamaz ve olmamalıdır. Türkiye bir "Yeni Muhalefet" aramaktadır ve halk İyi Parti'nin kurultayında aradığı bu "Yeni Muhalefet"i görmelidir, bulmalıdır.

"Yeni Muhalefet" özgür olmalı ve özgün şeyler ortaya koymalıdır. Kimsenin taklidi ve değişik versiyonu görüntüsü çizmemelidir.

Siyasetçi profilini değiştirmelidir. Kimse vazgeçilmez ve değiştirilmez değildir. Eğer mesele bir memleket meselesi ise herkes koltuğunu işi daha doğru yapacak olanlara terk edebilmelidir.

Her şeyden öte "müesses nizam"ın emrinde değil olsa olsa kendi varlığını ona kabul ettirmiş bir siyasi güç olarak varlığını ortaya koyabilmelidir.

12 Ağustos'ta mesele, daha iyi bir "İYİ Parti" ortaya çıkarmak değil Türk Milletinin güvenini kazanmış ve ümidi haline gelebilecek bir "Yeni Muhalefet"i ortaya koymaktır.

Meral Akşener'in ve İyi Parti kadrolarının bunları yapabilecek bilgisi, tecrübesi ve vizyonu vardır.

İşe başlanacak nokta; doğru adamlarla iktidarın işbirlikçisi bir muhalefet olmadığını göstererek, tek hedefinin bütün zorluklara rağmen %51 ile iktidar olmak olduğunu Türk Milletine ispatlamaktır..

Bu açıdan bakıldığında İyi Parti'nin 12 Ağustos Pazar günü yapılacak olan kurultayı, ümitsizlik katsayısı epeyce yükselmiş olan Türk Milletine ya gelecek için büyük moral olacak ya da her hangi bir partinin kurultayı görüntüsü verilerek insanları yeni arayışlara itecektir.

İyi Parti ve Meral Akşener, bu açıdan bakıldığında Türk Milletine karşı ağır bir tarihi sorumluluk içindedir. Umarım bu sorumluluğun bilinci içinde "YENİ MUHALEFET" beklentisini taçlandırırlar.

Temennim ve duam; aziz ve kutlu bir millet olan Türk Milletinin, bu zaferler ayında demokrasi yürüyüşünü İyi Parti'nin kurultayından çıkacak sonuç ile taçlandırmasıdır.

Öyle olmazsa Türk'ün çaresiz olmadığını bir kez daha ispat etmek için birbirine benzerler yine yola düşer!

Ama inşallah öyle olmaz ve Türk Milleti aradığı "Yeni Muhalefet"i İyi Parti'nin kurultayı sonrasında bulur...

Özcan PEHLİVANOĞLU