KÖŞE YAZARLARI

NATO krizinin perde arkasında PESCO!!

NATO’nun Norveç’teki Trident Javelin tatbikatı sırasında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ve Mustafa Kemal Atatürk’ü hedef alan skandal paylaşımda bulunulmuştu. PKK destekçisi olduğu iddia edilen bir Norveç vatandaşı, NATO tatbikatının yapıldığı sırada sosyal medya hesaplarını taklit eden bir simülasyonda “RTERDOĞAN” kullanıcı adıyla sahte hesap açmış, ardından açılan o sahte hesaptan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı NATO düşmanıymış gibi gösteren paylaşımlar yapılmış, NATO’yu zarara uğratan anlaşmalar yapan Türk lider olarak lanse edilmişti.(1) NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, Norveç’teki tatbikat sırasında yaşanan olaydan ötürü üst üste özür dilemiş, benzer bir olayın tekrarlanmayacağına dair Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a güvence vermişti.(2)

Tarihin cilvesine bakın ki, Norveç’teki NATO tatbikatında yaşanan skandalı deşifre eden Türk subayı, kumpas mağduru Binbaşı Ebru Nilhan Bozkurt’tu.Binbaşı Ebru Nilhan Bozkurt, Norveç’te düzenlenen “Trident Javelin-2017”tatbikatına katılmak üzere Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı tarafından görevlendirilmiş, Türkiye’yi hedef alan skandalı dikkati sayesinde ortaya çıkartmıştı. Bozkurt, rezaleti basın özetleri, tatbikat için özel şekilde simüle edilen “chatter” ve “facepage”de inceleme ve analizler yaptığı sırada fark etmiş, her gün takip ettiği “chatter” üzerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan adına sahte bir hesap açıldığını, bu hesap üzerinden Erdoğan ile düşman kuvvetler arasında sahte mesajlaşmaların yapıldığını belirlemişti.(3)

NATO’nun Türkiye’den rahatsızlığı uzun zamandır var. Dolayısıyla zaman zaman Türkiye’nin sabrını zorlayan, NATO dışında bırakılmasına yönelik komplo denilebilecek atraksiyonlar olabiliyor. Türkiye ile Rusya’nın S-400 hava savunma füze sistemleri konusunda anlaşması NATO çevrelerinde tepkiyle karşılandı. NATO yetkilileri S-400’lerin NATO savunma sistemleriyle uyumlu olmayacağı bahanesine sığınıyor. Türkiye ise kendi güvenliği için kendi tedbirlerini almak durumunda olduğunu, bu güvenlik tedbirlerini nereden alırsa, oradan sağlayacağını açıkça her platformda söylüyor. NATO Askeri Komitesi Başkanı Çek General Petr Pavel, Türkiye’nin NATO savunma sistemine entegre edilmeyen söz konusu alımının ‘sonuçları’ olacağını söylemiş, “Egemenlik ilkeleri elbette savunma ekipmanlarının alımında da geçerli. Ama ülkeler her ne kadar karar vermede bağımsız olsalar da aldıkları kararın sonuçlarına da katlanmak konusunda da bağımsızlar.” demişti.(4)

Pavel’e destek atışı ABD Hava Kuvvetleri Müsteşar Yardımcısı Heidi Grant’tan geldi. Grant; Rusya’dan S-400 füze savunma sistemleri satın alması halinde Türkiye’nin NATO teknolojilerine erişiminin kısıtlanacağı, eğer Türkiye S-400’leri alırsa, ileriki aşamada da Türkiye’nin F-35 tipi 5. nesil bombardıman uçaklarını edinme ve kullanma imkânlarına yönelik tedbirler alınabileceği” tehdidinde bulundu.(5) Atatürk’ü ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “düşman taraf” olarak gösteren skandal tatbikata imza atan NATO’nun yakın zamanda dağılmayacağını kim garanti edebilir? NATO yetkililerinin özellikle ABD kanadının S-400’lerin NATO savunma sistemleriyle uyumlu olmayacağı bahanesine sığınarak Türkiye’ye aba altından sopa göstermelerinden hareketle trol tayfasının Türkiye’nin NATO’dan çıkmasına dair kimin ekmeğine yağ süreceğini bilmeden yaptıkları paylaşımlarının hiçbir geçerli nedeni yok. Bence ABD, NATO içindeki karşıt gruplaşmaya Türkiye üzerinden gözdağı veriyor. Türkiye ise S-400 hava savunma sistemi alacağını açıklamasıyla NATO içindeki gruplaşmayı belirginleştiriyor, çatlağı derinleştiriyor ve özellikle ABD’nin restleşmesini test ediyor.

Türkiye NATO veto yetkisi olan önemli bir güç. Yeni yetme İslamcıların ve trollerin bilmediği bir şey var; Türkiye’nin en güçlü olduğu uluslararası kuruluş “veto” hakkının bulunmasından dolayı NATO’dur. NATO’nun asli görevi, üye ülkelerin özgürlük ve güvenliklerini korumak. Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün askeri kanadından 1966 yılında çıktığı için pişman olan Fransa 2009’da Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’in girişimleriyle NATO’nun askeri kanadına ancak dönebilmişti. Fransa; kendine yakın olan; Sırbistan, Hırvatistan ve diğer Orta Avrupa ülkelerine yönelik; olası NATO harekâtlarını engellemek amacıyla NATO’da görmek istemediği ülkeler için de “veto” hakkına sahip olmayı istiyordu. Fransa; BM’de ağırlığını kullanarak Bosna Hersek savaşında birliğin, Sırbistan yanlısı tutum takınmasını sağlamıştı.

NATO’nun müdahalesini Sırbistan’a olan yakınlığı nedeniyle istememişken; Türkiye’nin tam üyeliği sayesinde ve ısrarlı çabaları neticesinde NATO; Bosna Hersek’e askeri kanadını sokmuştur. Hiç düşündünüz mü? Türkiye NATO’da söz hakkına sahip bir ülke olmasaydı Bosna dramı da tıpkı Filistin dramı gibi devam etmeyecek miydi? Bosna’da petrol yok onun için müdahale edilmiyor söylemleri ne çabuk unutuldu? Fransa’nın; İngiltere ve Amerika ile çıkar çatışmaları aklımızın bir köşesinde dursun. Günümüzde NATO’nun güvenilirliğinin sorgulandığı, büyük ölçüde Amerikan denetimine girdiği doğru. Bununla birlikte Türkiye’nin; güç dengelerinin birlik ve kuruluşlar tarafından yönetildiği bir dünyada; “veto” hakkının bulunduğu tek oluşumdan çıkması, zaten sıcak olan bu coğrafyada Türkiye’nin lehinden çok aleyhine olmayacak mı? Lütfen akıllı olalım!

Şu sorunun cevabı çok önemli; Türkiye için kısa ve uzun vadede zarar potansiyeli yüksek hangi güçtür? Avrupa Birliği midir Amerika mıdır? Risk hesabını iş adamları iyi yapar değil mi? Kuzey Irak’ta önemli projelere imza atan Ali Karani’nin; NATO üyesi bazı ülkelerin Türkiye ile birlikte ABD veya Avrupa Birliği üye ülkelerine karşı blok geliştirmesi mümkün değil midir? sorusu bu süreçte Türkiye’nin ne yapması gerektiğine ışık tutuyor. Türkiye, AB’nin “savunma gücü” olarak ortaya çıkan Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nda ve NATO ilişkilerinde “oy birliği” şartı mutlaka korunsun görüşünü sürekli dillendiriyor. Çünkü NATO’nun AGSP aracılığıyla “AB’nin dümen suyuna girmesi”nin ancak bu şekilde engellenebileceğini biliyor. Türkiye, ayrıca, bu kurumun misyonlarına asker göndermesine rağmen AB tarafından yeteri kadar bilgilendirilmediğinden şikâyetçi. Neden mi? 2003’te AB ile NATO arasında imzalanan “Avrupa Güvenlik Anlaşması”na Türkiye’nin katılımı, Güney Kıbrıs tarafından engelleniyor da ondan.

Türkiye ile aynı konumda bulunan Norveç’in üyeliğe kabul edildiği Avrupa Savunma Ajansı’na (EDA), Yunan ve Rum vetosu nedeniyle Türkiye’nin alınmaması durumu sonlandırılsın istiyoruz. Biliyoruz ki; Türkiye NATO ve AB ilişkilerinde hiçbir zaman alternatifsiz değil! ABD ve Avrupa Birliği Nato’da farklı tellerden çalıyor. NATO yoksa PESCO var! Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker’in önerisiyle canlanan ‘Avrupa Ordusu’nun kurulması gerçekleşmek üzere. Juncker’in önerisi, Avrupa başkentlerinin “bağımsız davranma ve ABD’nin dayatma politikalarından kurtulma isteği”nin ortaya çıkmasında Washington’ın büyük bir pay sahibi olduğu Ukrayna krizi, aynı zamanda Avrupa güvenliğinin zayıf noktalarının da gün ışığına çıkmasını sağladı. Söz konusu zayıf noktalardan birinin de, “ABD’nin AB politikaları üzerinde çok etkin bir rol oynaması” olduğu anlaşıldı; bunun, Avrupa istikrarına yönelik bir tehdit oluşturduğu görüldü. Bu gerçek, algı olarak yaratılmaya çalışılan “saldırgan Rusya politikaları(!)” iddiasını geri plana itti. Avrupa Komisyonu Başkanı’nın önerisiyle birlikte Brüksel ve Avrupa başkentleri belki de nihayet, “bağımsız davranma ve ABD’nin dayatma politikasından kurtulma isteğini” açık açık dile getirmiş oldu. Bu nedenle, Avrupa Ordusunun kurulması, bağımsızlığı sembolize eden bir adım olarak da değerlendirilebilir.(6)

AB’nin 23 üyesi, savunma alanında daha sıkı işbirliği ve koordinasyon için kısaca Pesco olarak adlandırılan Almanya’nın ‘NATO’ya alternatif’ dediği anlaşmaya imza attı. Anlaşma kapsamında bir Avrupa Birliği ordusu oluşturulması öngörülmüyor. Ancak anlaşmaya imza atan her ülkeden, Avrupa Birliği’nin ortak savunmasına nasıl katkı yapabileceği konusunda ulusal planlarını hazırlamaları isteniyor. Bunun karşılığında Avrupa Birliği de 2020’den itibaren oluşturacağı 5 milyar euroluk bütçeyle Pesco’ya destek vermeyi taahhüt ediyor. Almanya Savunma Bakanı Ursula von der Leyen, ABD’nin NATO’ya yaklaşımı nedeniyle Avrupa’nın bir alternatife ihtiyacı olduğunu söylüyor. AB için ortak savunma politikası özellikle Almanya ve Fransa’nın desteklediği bir konu. Almanya ve Fransa arasında ikili istişarelerde geliştirilen Pesco fikri, daha sonra Avrupa Komisyonu’na iletilmiş ve diğer üye ülkelerin de görüşleri alınmıştı. 28 üyeli AB’nin 23 üye ülkesi savunma politikalarının uyumlu hale getirilmesi için uzlaşıya varmış durumda.(7)

Avrupa Birliği (AB), gelecekte ABD’den bağımsız ve gerekirse ona karşı savaşma kapasitesi geliştirme yönünde büyük bir adım attı. Neden böyle bir şeye gerek duyuldu? Çünkü Trump’ın “Önce Amerika” politikası, ABD ile Avrupa arasındaki gerilimleri şiddetlendirdi. ABD’nin Ortadoğu’daki ve Güneydoğu Asya’daki politikası, Berlin’de ve Paris’te, onların çıkarlarına yönelik bir saldırı olarak görülüyor. Ancak Berlin, Paris ve Brüksel, AB askeri işbirliğini NATO ile çelişmekten çok, onu tamamlayıcı olarak göstermeye çalışıyor. 2019’da AB’den ayrılacak olan Britanya’nın yanı sıra yalnızca dört küçük ülke (Danimarka, İrlanda, Malta ve Portekiz) anlaşmayı imzalamadı. AB devletleri, “sürekli yapısal işbirliği anlaşması” (PESCO) ile birlikte, silahların geliştirilmesi ve satın alınması ve ortak askeri müdahaleler için asker ve donanım sağlama konusunda yakın işbirliği yapmayı taahhüt ediyorlar. Anlaşma, Avrupa militarizminin tırmanmasına işaret ediyor. Tüm tarafların uyması gereken 20 koşulun birincisi, askeri harcamalarda düzenli bir artıştır. Bu artışın en az yüzde 20’sinin yeni silah alımlarına yönlendirilmesi gerekiyor. AB, kendi payına, ortak askeri projelere, yılda 500 milyon avro, 2021’den sonra ise 1 milyar avro katkıda bulunmayı planlıyor.(8)

NATO yüzde 70 oranında ABD’nin çıkarları doğrultusunda hareket ediyor ve artık uzun zamandır Avrupa’yı koruma görevini yerine getirmiyor. Çek askeri uzman Martin Koller’in dediği gibi AB; dil, ulus ve çıkarlara bölündüğünden Avrupa yurtseverliği diye bir şey yok. Avrupa ordusunun geleceği de yok. Olası Avrupa ordusunun savaşacak yetenekte olacağını kimse garanti edemez. NATO’nun başlıca görevi, Avrupa’yı Varşova Antlaşması’na karşı korumaktı. Varşova Antlaşması da uzun zamandır yok. İkincisi, ABD’nin Rusya karşıtlığında, çoğu kayıpları Avrupa’nın vereceği kararlara üstünlük vermesi tamamen mantıklı. Bunda ABD için iki olumlu faktör var: kayıpları minimum olacak ve Rusya’yla olası savaş sonrası ABD, Avrupa ülkelerine yönelik daha güçlü konum alabilecek. Umarım ki, Rusya’yla askeri çatışmayla ilgili tüm bu konuşmalar sadece kâğıt üzerinde kalacak.”(9) Can alıcı soru bence şu; Avrupa Güvenlik Anlaşması’nın bir sonraki adımı, Permanent Structured Cooperation (PESCO) yürürlüğe girdiğinde, aynı zamanda NATO üyesi olan, PESCO anlaşmasına imza koyan Avrupa Birliği üye ülkeleri, tıpkı Türkiye gibi S-400 benzeri, NATO envanterinde yer almayan savunma sistemini NATO kapsamı dışındaki başka bir ülkeden satın alırsa ne olur? NATO savunma sistemleriyle uyumlu olmayacağı bahanesiyle ABD posta koyar mı? Yoksa ABD Türkiye üzerinden mi NATO üyesi PESCO katılımcısı Avrupa Birliği ülkelerini test ediyor? O nedenle peşin hükümlü olmanın bize pek faydası olmayacaktır.

Bakınız:
1- https://tr.sputniknews.com/turkiye/201711181031055293-tatbikatta-kriz-yaratan-nato-belgeleri-ortaya-cikti/
2- http://www.dw.com/tr/stoltenberg-erdo%C4%9Fandan-bizzat-%C3%B6z%C3%BCr-diledi/a-41440853
3- http://www.haber7.com/guncel/haber/2476343-iste-natodaki-skandali-ortaya-cikaran-binbasi/?detay=1 4-
4- http://tr.euronews.com/2017/10/26/nato-turkiye-s-400u-almakta-ozgur-ama-kararin-sonuclari-da-olur
5- http://www.internethaber.com/abdden-turkiyeye-s-400-tehdidi-kisitlariz-1824037h.htm
6- https://tr.sputniknews.com/analiz/201503111014378297/2
7- http://www.abhaber.com/avrupanin-natoya-alternatifi-pesco-hakkinda-bilinmesi-gerekenler/
8- http://www.wsws.org/tr/articles/2017/11/17/euro-n17.html
9- https://tr.sputniknews.com/avrupa/201711141030999080-avrupa-ordusunun-gelecegi-yok/
Ömür Çelikdönmez

MOSSSAD-Black Cube Türkiye’de kimlerle irtibatlı?

Black Cube (İbranice olarak: בלאק קיוב) Londra, Paris ve Tel Aviv’de faaliyet gösteren ve BC Strategy Ltd.’nin ticari adı olan bir özel istihbarat ajansı. Şirket, 2010’da İsrail vatandaşı emekli istihbarat subayı Dan Zorella ve Avi Yanus tarafından kuruldu. İsrail istihbarat birimlerinin elit insan gücünü istihdam ettiler. Şirketin personelinin İsrail hükümetine ve istihbarat teşkilatlarına yakın bağları bulunduğu biliniyor. Black Cube’un birincil çalışma alanı, yargı alanındaki davalar. Hakemlik ve beyaz yaka suç davalarında; istihbarat, kanıt ve stratejik danışmanlık hizmetleri desteği sunuyor. Black Cube (Kara Küp); New Yorker’da 2017’de Harvey Weinstein hakkında yazan gazetecilerin araştırılmasında rolü olduğunun ortaya çıkmasıyla popülerleşti. Black Cube; antik Mısır mitolojisi ile bağlantılı ve bu kültün sembolü.

Black Cube personelinin 30’dan fazla yabancı dili konuşabiliyor. Farklı yerel kültürleri tanıyan çok dilli arka planıyla faaliyet gösteren ekip, 70’in üzerinde ülkede; Avrupa, Orta Doğu, Eski Sovyetler Birliği, Latin Amerika’da farklı sektörlerde hizmet sunuyor. Black Cube’ın insan kaynakları; İsrail istihbaratının seçkin birimlerinden emekli olmuş, konusunda uzmanlaşmış ajanlardan oluşturuluyor. Hukuk bürolarıyla irtibatlı çalışıyorlar. Karmaşık çok yargı davalarının çözümünde dedektiflik benzeri inisiyatif yüklendikleri zaman zaman haber konusu olabiliyor. Çalışanlarının bir diğer özelliği iyi bir ajan oldukları kadar iş aldıkları ülkelerinin hukuk sistemlerini iyi tanımaları ve bağlantıları sayesinde nüfuz edebilmeleri. Bu açıdan bakıldığında Black Cube’ın, prestijli uluslararası hukuk firmalarına ve odalarına dava desteği sağlama konusunda geniş deneyime sahip olduğu görülebilir. Etkileyici sicili, çok uluslu izleme ve kurtarma, dolandırıcılık tespiti, kara para aklama önlemleri araştırması, hükümet ve mali kurumlarda yolsuzlukları ortaya çıkarma ve çok sayıda hukuk ve ceza davasında kritik yardım sunma gibi etki ajanları yaptıkları söylenebilir.

İsrail’in seçkin istihbarat birimlerinin emekli çalışanları tarafından harekete geçirilen hazırlanan Black Cube, sivil bir istihbarat şirketi görünümünde. Farklı ülkelerdeki kamu kurumlarının, mali, ülke güvenliği ve siyasi işlevlerini yerine getirmek için istihbarata sürekli ihtiyaçlarını çok iyi analiz eden Black Cube kamu sektöründen gelen personelinin kapasitesiyle ilgili derin bir anlayışı, özel sektörün becerikliliği ve yaratıcılığı ile birleştiriyor. Şirket, çeşitli istihbarat hizmetleri sunmaktadır ve karmaşık durumlarla mücadele etmek ve alakalı ve görev kritik istihbaratlarını zamanında tedarik etmek için elit bir ekip olarak faaliyet gösteriyor. İstihbarat ve güvenlik alanında günümüz pazarlarında rekabet edebilmek için şirketlerin kurumsal zeka analizlerini yapan Black Cube; Bu tür bir istihbarat, pazar araştırması, iç gözlem, jeopolitik risk analizi, satıcı ve ortak araştırması, rakip analizi ve siyasi risk değerlendirmesi ve bunların hepsi de bu tür bilgilerdeki gerçek zamanlı dalgalanmalarını, isteyen kişi, şirket ya da devlet kurumlarına aktarıyor. Black Cube, bir şirketin gerektirdiği tüm istihbarat servislerini sağlar ve alanındaki dünya çapındaki şirketler ile güçlü bir işbirliği oluşturur.(1)

07 Nisan 2016’da Romanya’da Yolsuzluklarla Mücadele Kurumu (DNA) Başsavcısı Laura Coruța Kovesi’nin Mossad ajanları tarafından takibe alındığı ortaya çıkmıştı. DNA Başsavcısı Kovesi’nin eski Mossad ajanlarının çalıştığı İsrail menşeli hukuksal ve istihbari bilgiler toplayan Black Cube şirketi tarafından takibe alınmıştı. Romanya Organize Suçlar ve Terörle Mücadele kurumu (DIICOT) tarafından açılan soruşturmada 4 İsrail vatandaşı hakkında üst düzey devlet yetkililerini takip etmek ve bilgilerini çalmak suçlarından soruşturma başlatılmıştı. İkisi Romanya’da tutuklu bulunan İsrail vatandaşları Dan Zorella ve Avi Yanus DNA, başkanı Kovesi’nin ve akrabalarının eposta ve sosyal medya hesaplarını ele geçirerek bilgi toplamak ile suçlanmıştı. DIICOT Başsavcısı Daniel Horodniceanu Black Cube şirketinin bu bilgileri kimin için topladığı bilgisine henüz ulaşılamadığını söylemişti.(2) Black Cube’nun onursal başkanı olarak görev yapan geç Meir Dagan, İsrail’in ana casus örgütü mağazası Mossad’ı yönettiği gibi adı geçen güvenlik analiz şirketini de İsrail istihbaratından emekli eski generallerle birlikte organize ediyor. Tel Aviv, Londra ve Paris’te ofisleri bulunan Black Cube, hukuk şirketlerini, finansal kurumları, kamu sektörünü, çok uluslu şirketleri ve gelir düzeyi yüksek zengin bireyleri dava açarak, ticari çıkarlar ve siber suçla mücadele konularında destekliyor. Romanya’da Yolsuzluklarla Mücadele Kurumu (DNA) Başsavcısı Laura Coruța Kovesi’nin takip edilmesi ilk işleri değildi. Daniel Dragomir ile Şubat 2016’da imzalanan sözleşme, 900.000 £ değerinde ve Black Cube ile bir Rumen müşteri arasında imzalanan ikinci sözleşmeydi. Birincisi Mart 2015’te işadamı Dan Adamescu’nun Nova Group’u ile 600.000 pound karşılığında imzalanmıştı.(3)
Daha önce rol aldığı filmleriyle gündeme gelen İsrailli film yıldızı Stella Penn’in İsrail’in istihbarat toplayan özel şirketi Black Cube için çalıştığı ortaya çıktı. Son dönemlerde kadınlara taciz iddialarıyla sık sık gündeme gelen Harvey Weinstein’in daha fazla taciz iddiasının önüne geçmek için İsrailli istihbarat firmasına 1,3 milyon dolar ödediği ileri sürüldü. Stella Penn ayrıca ABD sigorta şirketi AmTrust ile ilgili de istihbarat toplamakla suçlanıyor. Kanadalı finans şirketi West Face Capital da Stella Penn’in sahte isim ve websitesi adı altında çalışanlarla ilgili hassas bilgileri ele geçirmek suçlamasıyla hakkında dava açtı. West Face Capital, casuslukla ünlü Black Cube firmasının Kanada’da birçok kez davalık olduğu Catalyst tarafından görevlendirildiğini savunuyor. Black Cube şirketinin faaliyetleri yasal olsa da uzmanlar şirketin benzerlerine göre bazı kuralları ihlal edebilecek kadar agresif olduğunu dile getiriyor. Tel Aviv merkezli şirket kendisini ‘zor durum ve kampleks işlerin çözüm yolu’ olarak tarif ediyor. Bu arada söz konusu haberlerin basında çıkmasının ardından Stella Penn twitter ve facebook hesaplarını kapattı.(4), Amerikalı yapımcı Harvey Weinstein’ın kendisini taciz ve tecavüzle suçlayan kadınları ajan tutarak takip ettirdiği açığa çıktı. Çok sayıda ünlü aktrisin de aralarında bulunduğu 90’ı aşkın kadına cinsel taciz ve tecavüzle suçlanan ABD’li Hollywood yapımcısı Weinstein; iddiaları örtbas etmek için istihbarat şirketleri Black Cube ve Kroll’dan iki özel ajan tuttu. Biri kendisini kadın hakları savunucusu olarak tanıtan iki ajan, iddiaların sahibi kadınlarla buluşarak ağızlarından laf almaya çalıştı. Böylece kadınlar Weinstein’ı kamuoyu önünde suçlamadan önce, iddiaların önünü tıkayabileceklerdi.(5)

Black Cube (KARA KÜP) Türkiye’de de aracı kurumlar vasıtasıyla faaliyet gösteriyor. Türkiye için kapsamlı sanayi raporlarını yerel olarak kurulu endüstri uzmanları hazırlıyor. Her rapor, sektörün Türkiye ekonomisi için önemi, detaylı istatistikler ve enfografi hakkında derinlemesine analizler içermektedir. Raporda, icra özeti, sektör ve alt sektör genel görünümü, rekabetçi ve düzenleyici çevre ve üst düzey piyasa oyuncularının kapsamlı şirket profilleri yer almaktadır. Türk mali sisteminin% 81’ini varlıklarla temsil eden bankalar, ülkedeki finansal istikrar açısından hayati önem taşımaktadır. “Türkiye Bankacılık Sektörü Raporu 2017/2018, Türkiye Sigorta Sektörü Raporu, Türk Bilgi Ve İletişim Teknolojileri (Bit) Sektörü Raporu 2017/2018, Türkiye Otomotiv Sektörü Raporu 2017/2018, Türkiye Yiyecek İçecek Sektörü Raporu 2016/2017, Türkiye Tarım Sektörü Raporu 2016/2017, Türkiye Petrol Ve Gaz Sektörü Raporu 2016/2017, Türkiye Ulaştırma Sektörü Raporu 2016/2017, Türkiye İnşaat Sektörü Raporu 2016/2017, Türkiye Madencilik Sektörü Raporu 2016/2017” başlıklarında rapor tanzim ediyor, dosya hazırlıyor. Can alıcı soru şu; MOSSSAD-Black Cube Türkiye’de kimlerle irtibatlı?

Bakınız:
1- https://www.blackcube.com/
2- http://www.dunyabulteni.net/haber/360371/romanya-yetkililerini-izleyen-mossad-ajanlarina-sorusturma
3- https://medium.com/romania-corruption-watch/black-cube-how-did-an-israeli-intelligence-agency-land-contracts-worth-1-5-million-in-romania-f1383c9257b1
4- http://tr.euronews.com/2017/11/16/israill-aktris-stella-penn-casuslukla-suclaniyor
5- https://tr.sputniknews.com/kultur/201711071030918512-weinstein-kendisini-taciz-ve-tecavuzle-suclayanlarin-pesine-ajan-takti/
Ömür Çelikdönmez

Suudi Arabistan’ın İsrail sevdası ve Maruni açılımı!

Şimdi kullanılmaya elverişli Fetullah Gülen’in, hamisi ABD tarafından Suudi Arabistan’a yerleştirilmeye çalıştığı bilgisini sizlerle paylaşmıştım. Bu amaçla Fetullah Gülen’in dini anlayışına ters düşecek Suudi yetkililerin ve kanaat önderlerinin birer birer tasfiye edilerek Fetöye zemin hazırlandığını, Suudi Arabistan’ın Fetö için dikensiz gül bahçesine dönüştürüldüğünü biliyorsunuz. Suudi Veliaht Prens Muhammed Bin Salman’ın Ilımlı İslam’a geçme mesajlarını ve saray darbesine birde bu açıdan bakılması gerektiğinden söz ederek, Türk-Suudi ilişkilerinin gelişmesine katkısı nedeniyle, Suudi hükümeti tarafından Kral Abdülaziz Nişanı (birinci derece) ile taltif edilen, eski Dışişleri Bakanı ve Riyad Büyükelçisi Yaşar Yakış’ın, “Suudi Arabistan üzerinde Amerika en etkilidir. Zaten değişmesi gerekiyordu ve böyle bir adam buldu. Ben Selman’ın bu değişikliğe inandığı kanaatindeyim. Ilımlı İslam fikrinin Amerika tarafından Muhammed bin Selman’a fısıldanmış olması mümkündür. Bu, Türkiye’de farklı şartlarda ortaya çıktı. Tunus’ta Türkiye’den de başarılı olarak uygulandı.” tespitlerini aktarmıştım.(1)
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Ilımlı İslam’a döneceğiz” diyen Suudi Veliaht Prensin sözlerini eleştirerek, “Sen daha, ‘ılımlı İslam’ diyorsun, bir bayana araba kullanma müsaadesi vermiyorsun. Nasıl ılımlı İslam bu” çıkışı, Türkiye’nin Suudi Arabistan’daki gelişmeleri nasıl değerlendirdiğinin en önemli göstergesi. Erdoğan; “Son zamanlarda ılımlı İslam’ı köpürttüler. Ilımı İslam’ın patenti batıya ait. Belki de o ifadeyi kullanan şahıs, bu aittir diye düşünüyor olabilir. Ne oldu da bu üflendi? Mesele İslam’ı zaafa düşürmek. Bizim dinimizin ılımı, ılımsız bir yanı yok. İslam, Allah’tan başka hiçbir gücün kulluğuna izin vermeyerek, insanı özgürleştiren ve zincirlerinden kurtaran bir dindir. Kadın eli değmeyen iş, eksiktir, yarımdır. Modern yapıyı İslam düşmanlığı olarak algılayan, sözde elitist özde lümpen bir gruba rağmen kadınlara haklarımızı teslim etme mücadelesi verdik” sözleriyle “ılımlı islamı” kimin köpürttüğünü az çok işaret etmiş oldu.(2)

İşte Lübnan Maruni Patriği Mar Beşara Butrus er-Rai’nin; resmi davet üzerine geldiği Suudi Arabistan’da Kral Selman bin Abdulaziz, Veliaht Prens ve Savunma Bakanı Muhammed bin Selman ve Lübnan’ın istifa eden başbakanı Saad Hariri ile görüşmesi, köpükçüleri ele veriyor. Kral Selman ve Maruni Patriği Rai’in başkent Riyad’daki el-Yemame Sarayı’ndaki görüşmede, iki ülke arasındaki kardeşlik ilişkilerinin yanı sıra dinler ve kültürler arasındaki farklılıkların hoşgörüyü yüceltip, şiddeti, aşırılıkları ve terörü yok ederek bölge ve dünya halkları için barış ve güveni sağlama yönündeki önemine işaret edildi. Suudi Arabistan İçişleri Bakanı Prens Abdulaziz bin Suud bin Nayif, Dışişleri Bakanı Adil bin Ahmed el-Cubeyr ve Devlet Bakanı Musaid bin Muhammed el-Ayban’ın da görüşmede hazır bulundu. Rai’nin daha sonra Veliaht Prens Bin Selman ve Lübnan’ın istifa eden başbakanı Hariri ile ayrı ayrı bir araya geldi.(3)
Bu ziyaretin çokta konuşulmayan bir ayrıntısı, Lübnan Maruni Patriği Mar Beşara Butrus er-Rai’nin Suudi Arabistan’daki eski bir kilisenin yeniden açılışını gerçekleştirecek olması. Lübnan basını, Suudi Arabistan’ın bu davetini, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı “ılımlı İslam’a dönüş” söyleminin bir göstergesi olarak yorumlasa da, bu ziyaret Türkiye’de özellikle Fetöcüler tarafından gündemde tutulan ‘Dinlerarası Diyalog’ toplantılarını ve girişimlerini hatırlatıyor. Dinlerarası Diyalog sürecinin ilk aşamasında ‘ılımlı islam’ anlayışı adı altında İslam inancının Katolik Hristiyan âlemine karşı tarihi refleksinin ortadan kaldırılması amaçlanmıştı. Lübnan Maruni Patriği Mar Beşara Butrus er-Rai, adeta bu iş için biçilmiş kaftan. Müktesebatına bakıldığında 1967’den 1975’e kadar Vatikan Radyosunun Arap programlarından sorumlu olduğu ayrıca Roma’daki Lateran Üniversitesi’nde üç yıl okuduğu görülüyor.(4)

Lübnan Maruni Patriği Mar Beşara Butrus er-Rai’nin; resmi davet üzerine geldiği Suudi Arabistan’da bulunduğu günlerde Suudi Arabistan müftüsü ve Ulema Heyeti Başkanı Abdülaziz Al-i Şeyh’in; “İsrail’e karşı savaşmanın caiz olmadığını, Hamas’ın terör örgütü olduğunu ve Hizbullah’a karşı İsrail ordusuyla iş birliği yapılabileceğini” söylemesi, Suudilerin İsrail sevdasını ve dinlerarası diyalog açılımlarını çok iyi anlatıyor. Suudi Müftüsü Abdülaziz Al-i Şeyh, geçen temmuz ayında Mescid-i Aksa’da yaşanan olaylarla ilgili soruya verdiği cevapta, “İsrail’e karşı savaşmanın caiz olmadığını, Hamas’ın terör örgütü olduğunu ve Hizbullah’a karşı İsrail ordusuyla iş birliği yapılabileceğini” ifade etmesi, ‘merdi kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler’ yani ‘çingenenin merdi, kendini överken hırsızlığını belirtir’ sözünü doğrulamıyor mu?(5)

Abdülaziz Al-i Şeyh’in adrese teslim ‘İsrail’e dur Filistin’e vur’ mesajı ortada kalmadı! Dürzi asıllı İsrail İletişim Bakanı Eyüp Kara, Suudi Arabistan Müftüsü ve Ulema Heyeti Başkanı Abdülaziz Al-i Şeyh’i, “İsrail’e karşı savaşmanın caiz olmadığı ve Hamas’ın terör örgütü olduğu” yönündeki fetvasından dolayı tebrik etti. Bakan Kara, “Suudi Arabistan Müftüsü ve Ulema Heyeti Başkanı Abdülaziz Al-i Şeyh’i Yahudilere karşı savaşmayı ve onları öldürmeyi yasaklayan fetvasından dolayı tebrik ediyoruz. Al-i Şeyh, Hamas’ın terör örgütü olduğunu ve Filistinlilere zarar verdiğini, Aksa’da yapılan gösterilerin demagojik olduğunu ve İsrail ordusu ile Hizbullah’ı yok etmek için iş birliği yapılabileceğini söyledi. Ben Müftü’yü İsrail’i ziyaret etmeye davet ediyorum; yüksek düzeyli bir saygı ile karşılanacaktır.” açıklaması yaptı.(6)
Suudilerin İsrail aşkı yeni değil! Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz, İsrail Başbakanı Benyamin Natanyahu’ya seçim çalışmalarında kullanması için geçen yıl 80 milyon dolar yollamıştı. Panama Belgeleri’nde; Selman’ın Muhammed Eyad Kayali isimli bir Suriyeli-İspanyol kişi aracılığıyla Netanyahu’ya 80 milyon dolar gönderildiği, paranın, Netanyahu’ya ulaştırılması amacıyla İsrailli milyarder Teddy Saggi’nin Britanya Virjin Adaları’ndaki bir şirketine aktarıldığı yer almıştı.(7) Filistinli yoksullardan, yetimlerden yardımlarını esirgeyenlerin kimlerle dans ettiği ortada. Suudi-İsrail dayanışması, ABD’nin hazırladığı Ortadoğu barış planı çerçevesinde yürüyor. Hatta Suudi Arabistan veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Filistin Özerk Yönetimi lideri Mahmud Abbas’a “ABD’nin hazırladığı Orta Doğu barış planını kabul etmesi” yönünde baskı yapmıştı. Trump yönetimi, barış planı adı altında işgal edilmiş bölgelerdeki yerleşim yerleriyle ilgili olarak İsrail taleplerinin büyük bir kısmının kabul edilmesini istiyor.

Suudi Arabistan veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Filistin Özerk Yönetimi lideri Mahmud Abbas’a “ABD’nin hazırladığı Orta Doğu barış planını kabul etmesi” yönünde baskı yaptı. Trump yönetimi, barış planı adı altında işgal edilmiş bölgelerdeki yerleşim yerleriyle ilgili olarak İsrail taleplerinin büyük bir kısmının kabul edilmesini istiyor. Veliaht Prens Selman’ın, Filistin yönetimi lideri Mahmud Abbas’a “ABD’nin hazırladığı Ortadoğu barış planını kabul et ya da istifanı ver” baskısı yaptığı, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın 7 Kasım’da Riyad’ı ziyareti sırasında, ABD barış planının dayatıldığı gündeme gelmişti. Mahmud Abbas’tan bir hafta önce de Jared Kushner Riyad’a gizli bir ziyaret gerçekleştirmiş ve Prens Selman’la gece geç saatlere kadar Ortadoğu’ya yönelik yeni stratejileri üzerinde çalışmışlardı.(8)

Hariri’nin istifasının perde arkasını inceleyen Avrupa basını, Avrupa’yı başını kuma gömmekle suçluyor. Almanya’da haftada iki gün yayınlanan sol çizgideki Die Tageszeitung taz gazetesi Saad Hariri’nin Lübnan başbakanlığından istifasıyla yaşanan krize ilişkin “Avrupa Riyad’a haddini bildirmeli!” başlığını kullandı. Yazılanlara bakılırsa Suudilerin Avrupalıları ikna etmesi çok zor. Sözde eleştiriler yenilir yutulur değil. “Suudi Arabistan, çöl devleti. Veliaht prens Muhammed bin Selman, bölgede her şeyi belirleyen Sünni-Şii çatışmasını büyük bir sorumsuzlukla kaşıyor. Mahalle kabadayısından farkı yok. Lübnan her zaman bölgenin barometresi olageldi. Her sarsıntı, Lübnan’ın, ülkesinden kaçanların sığınacağı bir ülke olma gücünü tehlikeye atıyor. Nereye gidecek bu insanlar? Avrupa’ya mı? Salt bu sorunun dahi Avrupalıları, Riyad karşısında şimdiye kadarkinden daha sağlam ve güçlü olmaya teşvik etmesi gerekir.”(9) Ancak Avrupalıların ne kadar kaypak, dinlerinin imanlarının para olduğu, Alman hükümetinin, 2017’nin üçüncü çeyreğinde Suudi Arabistan ve Mısır’a yaklaşık 450 milyon Euro’luk silah satışına onay vermesiyle bir kez daha netleşti.(10)

İki ayrı haberi yorumsuz dikkatlerinize sunuyorum. İlki Türkiye’den; yaklaşık 50 yıldır Türkiye’de görev yapan Latin-Katolik kilisesinin rahibi Felice Suriano, Vatikan tarafından İsrail’de bir kiliseye tayin edildi. Türkiye’de bulunan cemaat karar sonrası çıldırdı. Diğer haber Hollanda’dan; Hollanda’da haham olarak görev yapan Lody van de Kamp, Hollanda’nın Enschede kentinde, cami yapılması planlanan alanda İslam ve göçmen karşıtı PEGIDA’nın yaptığı eylem sonrası, Enschede kentinde yaşayan Müslümanlara, İslam ve göçmen karşıtı PEGIDA’yı kınayan mektup yazdı. (11)

Bakınız:
1-http://www.kafkassam.com/abd-fetullah-guleni-suudi-arabistana-neden-yerlestirecek.html
2-http://www.yenicaggazetesi.com.tr/erdogandan-cok-sert-ilimli-islam-tepkisi-176956h.htm
3-http://www.dunyabulteni.net/ortadogu/411624/lubnan-maruni-patrigi-suudi-arabistanda – https://turkish.aawsat.com/2017/11/article55365121/kral-selman-lubnan-maruni-patrigi-mar-besara-raiyi-kabul-etti
4- http://www.kafkassam.com/ilimli-islamda-son-perde-vatikan-suudi-arabistanda-kilise-aciyor.html
5- http://www.internethaber.com/israilli-bakan-suudi-arabistan-muftusunu-tebrik-etti-1823006h.htm
6- http://www.dunyabulteni.net/ortadogu/411614/israilden-suudi-arabistana-hamas-fetvasi-tebrigi
7- https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201605101022645468-suudi-arabistan-israil/
8- http://www.haber7.com/ortadogu/haber/2472481-abbasa-ultimatom-iddiasina-yanit-geldi
9-https://www.eurotopics.net/tr/189218/luebnan-kaosun-esiginde-mi?zitat=189238#zitat189238
10- http://www.dw.com/tr/almanya-suudi-arabistan-ve-m%C4%B1s%C4%B1ra-silah-sat%C4%B1%C5%9F%C4%B1n%C4%B1-5-misline-%C3%A7%C4%B1kard%C4%B1/a-41381586
11- https://tr.sputniknews.com/avrupa/201711151031000984-hollanda-musluman-destek/

Ömür Çelikdönmez

Türkler petrol zengini oluyor Venezuela petrolü Türkiye’ye emanet!

Daha evvel Venezuela’da başarısız bir darbeye önderlik etmiş eski bir paraşütçü albay olan Hugo Chavez, 1999’da iktidara geldiğinde kendi bölgesinde domino etkisi yaratacağı öngörülememişti. 14 Latin Amerika ülkesinde sol partilerin iktidara taşınmasına önayak oldu. Chavez, OPEC’in fiyat kontrol stratejisinin lideri oldu, Brezilya ve Arjantin hükümetleri ile bir ittifak oluşturarak, Bolivya ve Ekvador hükümetlerini de destekleyerek, ABD’nin Latin Amerika ülkelerini kendine tabi kılma politikası olan (FTAA)’ya meydan okudu. Brezilya ve Arjantin hükümetleri ile ittifak kurarak, Bolivya ve Ekvador hükümetlerini de destekleyerek ALBA’yı (Latin Amerika İçin Bolivarcı İttifak) kurdu. Chavistalar ülkeyi petrol gelirine ve uluslararası ekonomik döngülere daha az bağımlı kılmaya çalışmak yerine, petrol geliri dağılımını, ticari ve finansal Chavista ticaret sektörünün kurulmasının odak noktası yaptı.

Bu girişimleri Hugo Chavez’i Amerikan emperyalizminin hedef tahtasına oturtmakta gecikmedi. 1999-2013 döneminde Devlet Başkanlığı yürüten Hugo Chavez’in ölümünden sonra 2013’te düzenlenen Devlet Başkanlığı seçimlerini Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) lideri Nicolas Maduro kazandı. Ülkenin 2013’te petrol gelirlerinin düşmeye başladı. İhracat gelirinin % 95’i, bütçe gelirinin % 60’ı ve GSMH’nın % 12’si petrolden gelen Venezuela için ekonomik daralma yıkıcıydı. Bununla birlikte, BM’nin Latin Amerika ve Karayipler Ekonomik Komisyonu’na (ECLAC) göre, 2015 yılına kadar olan ham petrol ihracatı gelirleri % 40 oranında düştü ve 2016 yılına kadar olan dış borç 1998’den beri % 350 oranında artma eğilimine girdi. Genel enflasyon ve özellikle gıda fiyatlarının enflasyonu endişe verici boyutta. Yetersiz beslenme oranı, günde iki veya daha az kez yemek yediğini iddia eden insan sayısındaki artışla birlikte yükseldi. Yoksulluğun azaltılmasına yönelik eğilim tersine döndü. ABD tarafından uygulanan ekonomik yaptırımlar yoğunlaştı.(1)

Kısa süre önce emekli olmuş bir deniz piyadesi generali ve ABD ordusunun Latin Amerika’daki operasyonlarını yöneten ABD Güney Komutanlığı’nın eski komutanı olan Beyaz Saray özel kalemi John Kelly, ABD saldırganlığının tırmanışını Venezuele’ya karşı yönlendirdi. ABD emperyalizminin elindeki başlıca ekonomik kaldıraç olan Venezuela petrolüne karşı yaptırımlar uygulandı ve ambargo alanları ve kalemleri genişletildi. Bununla yetinmediler. Geçtiğimiz yıl Türkiye’de yaşanan 15 Temmuz darbe girişimin ardından Venezuela’da da benzer bir darbe girişiminde bulunuldu. CIA destekli sağcı muhalefet ve yabancı hükümetler ile bağlantılı “teröristler” ve “paralı askerler” tarafından girişilen sonuçsuz darbede, Valencia kentindeki 41. Zırhlı Tugay’ın stratejik Paramacay askeri üssünü ele geçirmeye çalışmışlardı. Küçük çaplı bir askeri ayaklanmanın yaşandığı Venezuela, en büyük petrol rezervine sahip ülke konumunda. Dünya üzerindeki petrolün yüzde 20’si bu ülkede bulunuyor. Venezuela’nın gelirinin yüzde 96’sını da petrol gelirleri oluşturuyor Ülkede yaşananlar petrol piyasası ve küresel dengeler açısından önem taşıyor. Hugo Chavez’in ölümünün ardından Nicolas Maduro’nun iktidarı ele almasıyla Venezuela, tarihinin en büyük ekonomik krizine sürüklendi.

Ekonomisi petrol gelirine dayalı olan Venezuela’daki kriz, küresel piyasada petrol fiyatının düşmesi sonucu patlak verdi. Venezuela’nın resmi para birimi Bolivar, dolar karşısında yüzde 94 değer kaybetti. Bir süredir gıda ve ilaç sıkıntısının yaşandığı ülke protestolarla siyasi belirsizliğe sürüklendi. Maduro’ya destek veren ülkelerin başında Çin geliyor. Çin, 2015 yılında Venezuela’ya 20 milyar dolarlık yatırım yapacağını açıklamıştı. Çin, 2007’den bu yana Venezuela’ya 50 milyar doları bulan yardım sağladı. Karşılığında Venezuela, Çin’e günde 600 bin varil petrol gönderiyor. Venezuela’ya destek veren ülkelerden biri de Rusya. Rus enerji devi Rosnef, Venezuela’nın uluslararası ortakları arasında yer alıyor. Amerika Birleşik Devletleri ise Maduro’ya yaptırım kararı aldı. Maduro’nun ABD’deki kişisel hesapları dondurulurken, Amerikalı şirketlerin Maduro ile iş yapması yasaklandı. ABD’nin Venezuela’nın petrol sektörüne yönelik yaptırımlar da uygulayabileceği belirtiliyor. Böyle bir hamlenin Venezuela ekonomisi için yıkıcı sonuçları olacağı ortada. (2)

Venezuela’nın başkenti Caracas’ın işçi sınıfı mahallelerinde, yiyecek talep edenler mağazalara saldırabiliyor. 2016 yılı içinde, ülkenin en yoksul yüzde 75’i (yaklaşık 22 milyon kişi), gıda yetersizliği nedeniyle ortalama 19 kilo zayıfladı. Geçmişte Hugo Chavez yönetiminin, yabancı kredi kuruluşlarına yapılan faiz ödemelerini karşılamak için sosyal programları küçültürken, burjuvazinin ordu, devlet tarafından işletilen petrol endüstrisi ve finans sermayesi ile bağlantılı bir kesimini zenginleştirdiği iddia ediliyor. Ancak bu tür iddialar ABD ve Avrupa emperyalizminin propagandasından başka bir şey değil. Çünkü Venezuela’yı her türlü ekonomik ve siyasi ambargo ile sıkboğaz edenler bunlar. ABD, ExxonMobil şirketinin önceki CEO’su ve şu anda Dışişleri Bakanı olan RexTillerson’un yönetimi altında, durumu yakından takip ediyor. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Mark Toner, Maduro hükümetinin sanayi kenti Valencia’da bir General Motors (GM) üretim tesisine el koyma kararına tepki göstermişti.(3)

Geçtiğimiz yıl, ABD, Amerikan rafinelerini beslemek için 10 milyar dolar değerinde Venezuela ham petrolü ithal etti. Bu ithalatın kesilmesi, büyük olasılıkla, Venezuela devletine ait petrol şirketi PDVSA’yı borçlarını ödeyememeye itecek ve ülkenin zaten dibe vuran ekonomisini daha da kötüleştirecek; aynı zamanda da, bizzat ABD içinde daha yüksek benzin fiyatlarının yükselmesine yol açabilir. Ancak ABD’nin ekonomik yaptırımlar uygulaması, Venezuela işçi sınıfının yaşam standartlarının daha da kötüleşmesi demek. Petrol gelirlerinden yoksun kalınması, doğal olarak gıda ve ilaç gibi temel ihtiyaçların daha az ithal edilmesine yol açacak. Batı basınında daha şimdiden Venezuela’da halkın yüzde 75’inin 2016’daki yaygın gıda yetersizliği nedeniyle ortalama 9 kilo kaybettiği; ülkedeki bebek ve anne ölüm oranlarının aynı yıl içinde sırasıyla yüzde 30 ve yüzde 65 arttığı haberleri yapılıyor. Amaç, psikolojik harp.(4) Türkiye’nin Başkent Karakas’ta ticaret müşavirliği bulunuyor. İnşaat firmaları ülkede sosyal konut inşaatı gibi projelerini başarıyla gerçekleştirdi. Türkiye ile Venezuela arasında 2010’da Ankara’da Enerji İşbirliği Anlaşması imzalandı.

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, Türkiye’deki darbe girişimi ve ardından yaşanan gelişmelerle ilgili Venezuela’da muhalefetin darbeye kalkışması halinde hükümetin vereceği tepkinin Türkiye’dekine göre çok daha sert olacağını söylemiş, “Türkiye’de neler olduğunu gördünüz mü? Venezuela’da sağ kanat tekrar darbe yolunda bir adım atarsa; Erdoğan’ın yaptıkları, Bolivarcı devrimin yapacaklarının yanında, devede kulak gibi kalır” ​ifadelerini kullanmıştı.(5) Geçtiğimiz ay Türkiye’ye gelen Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ortak basın toplantısında “Biz Türkiye-Venezuela ilişkilerinde yeni bir çağ açmak istiyoruz. Biz farklı bir dünyaya inanıyoruz. Biz bu dünyanın gelişmeye başladığını görüyoruz. Biz dünyanın yeni dönemini çiziyoruz. Çok kutuplu, çok merkezli ve herkesin yer bulabileceği dünyada, her dil her din yer bulacak. Bazılarının Medeniyetler İttifakı” dedikleri şey bizim için çok önemli. Bu çok kutuplu dünyaya katkıda bulunacağız. Sayın Erdoğan’a teşekkür ediyorum. Bu toplantılar tamamen başarıya imza attı.” demişti. (6)

Venezula lideri Nicolas Maduro’un asıl çıkışı, ülkesinin içinde bulunduğu ekonomik durumu Türkiye’nin bulunduğu konsorsiyum ile atlatacaklarını söylemesiyle oldu. Ülkesinin ekonomik gidişatına değinen Maduro, ülkesinin Türkiye, Rusya ve Çin’in oluşturduğu alternatif güce dahil olarak ekonomik krizden çıkacağını ve teslim olmayacağını açıkladı.(7) Venezula lideri Nicolas Maduro’un haber verdiği Türkiye’nin bulunduğu konsorsiyumun temelleri; Türkiye Cumhuriyeti Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti Petrol ve Madencilik Bakanlığı arasındaki tamamlayıcı anlaşma ile atılmıştı. Bu anlaşma Bakanlar Kurulu tarafından onaylanarak, Resmî Gazete’de 13-01-2017’de yayımlandı. Buna göre, Türkiye adına Turkish Petroleum International Company, Venezuela’daki rafineriden sağlanacak petrokoku rekabetçi bir fiyatla pazarlayıp satabilecek. Bu satıştan sağlanacak finansmanla Venezuela’daki mevcut liman ve taşıma sistemi iyileştirilecek. Venezuela devlet petrol ve doğalgaz şirketi iki ülke arasındaki petrokok projesinin yatırım süresi boyunca ve sonrasında gerekli finansal garantileri sağlayacak. Ortak enerji stratejileri doğrultusunda Türkiye’de, Akdeniz havzasına yönelik petrol depolama tesislerinin kurulması için fizibilite çalışmalarına başlanacak. Venezuela havalimanlarını kullanan Türk Hava Yolları (THY) filosuna ait uçaklara, ekonomik ve rekabetçi şartlarda jet yakıtı ikmal edilecek. Söz konusu anlaşma ile ayrıca Venezuela’nın inşaat, altyapı, ilaç, yiyecek ve benzeri ihtiyaçlarının Türkiye tarafından temin edilmesi için bir barter mekanizması oluşturulacak. Ham petrolün rafinasyonu sırasında oluşan petrokok, karbonca zengin ve ısıl değeri çok yüksek bir katı yakıt türü olarak biliniyor.(8)

Venezula lideri Nicolas Maduro’un Türkiye’nin bulunduğu konsorsiyum; Turkish Petroleum International Company (TPIC). Turkish Petroleum International Company (TPIC), TPAO’nun uluslararası faaliyet gösteren bir şirketi olarak kurulduğu 1988 yılından bu yana, petrol saha hizmetleri, petrol ticareti ve dağıtımı alanlarında, Orta Doğu, Kuzey Afrika, Kafkasya, Orta ve Güney Asya ve Güney Amerika pazarlarında etkin faaliyet yürütüyor. Kamuya ait bir enerji şirketi olan TPIC, yurt içinde ve yurt dışında gerçekleştirdiği başarılı faaliyetlerle, Türkiye’nin enerji stratejisine katkıda bulunma, ülkemizi yurt dışında en iyi şekilde temsil ve Türkiye’nin en saygın enerji kuruluşlarından biri olma gayesiyle çalışmalarına kararlılıkla devam ediyor.(9) Latin Amerika’nın petrol zengini ülkesi Venezuela, Türk inşaat sektöründe son yıllarda öne çıkan pazarlar arasında ilk sıralarda geliyor. Kısa zaman öncesine kadar Türk firmalarının bir varlığının olmadığı ülkenin büyük toplu konut projelerine başlaması Türkiye’ye de uzanan bir genişlemeyi getirdi. Geçen yıl Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’a bir teklif veren Venezuela Enerji ve Petrol Bakanı Rafael Ramirez, ülkenin yaklaşık 2 milyon konut ihtiyacı olduğunu ve yıllık minimum 150 bin konut yapmak istediklerini söylemişti. Ramirez, konut ihtiyacının bir kısmının petrol karşılığı olarak Türkiye’nin katılımıyla karşılanabileceğini söylemişti.

Bakan Yıldız da Venezuela ile barter sistemiyle petrol karşılığı konut yapılacağını, bunun da TOKİ ve özel sektör tarafından gerçekleştirilebileceğini açıklamıştı. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) uluslararası yatırım şirketi Turkish Petroleum International Co. Ltd’nin (TPIC) Başkanı Mithat Cansız’ın geçen ay yaptığı açıklamaya göre Venezuela’da inşaat karşılığı petrol ürünleri ticareti projesiyle ilgili sona yaklaşıldı. Cansız’ın verdiği bilgiye göre hükümetler arası anlaşma yapılırsa, ön finansman yöntemiyle 5 yıl içinde yıllık 1 milyar dolarlık petrol ürünü karşılığı konut ve diğer altyapı projeleri Türk firmaları tarafından yapılacak. Yakın dönemde Venezuela’da konut projeleri alan Türk firmalarından olan Akşan Yapı Yönetim, şu anda 1.460 çelik konut inşa ediyor. Ülkede faaliyet yürüten bir başka firma da Summa İnşaat. Firma, 99016 m² lik konut, 11335 m² lik kamu binaları ve 63649 m² lik dış cephe işlerini kapsayan Vargas Sosyal Konut Projesi’ni yürütüyor.(10) İyi Parti kurucuları arasında yer alan eski Merkez Bankası Başkanı ve 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eski başdanışmanı Durmuş Yılmaz’ın, Türkiye’nin ekonomik gidişatıyla ilgili, “Türkiye ekonomisinin 2001’deki kriz süreciyle benzerlik gösterdiğini” söylemesi bana biraz uçuk geldi.

Bakınız:
1- http://isyandan.org/makaleler/sosyalizm-devletcilik-degildir-bolivarci-venezueladan-dersler/
2- http://www.dw.com/tr/venezueladaki-kriz-neden-%C3%B6nemli/a-39999885
3- Eric London 1 Mayıs 2017 http://www.wsws.org/tr/articles/2017/05/01/vene-m01.html
4- Bill Van Auken / Venezuela ordusu darbe girişiminin bastırıldığını iddia ediyor/17 Ağustos 2017/ http://www.wsws.org/tr/articles/2017/08/17/venz-a17.html
5- http://www.demokrathaber.org/dunya/venezuela-devlet-baskani-ndan-darbe-aciklamasi-h71481.html
6- https://www.aydinlik.com.tr/erdogan-ve-maduro-dan-ortak-aciklama-turkiye-ekim-2017-6
7- http://www.haber7.com/dunya/haber/2471064-venezuela-lideri-madurodan-turkiye-aciklamasi
8- http://www.enerjihaber.com/turkiye-venezuela-petrokokunu-satacak/4510/
9- http://www.tpic.com.tr/
10-http://www.insaatdunyasi.com.tr/arsiv/yazi/68-okyanus-otesi-pazar-venezuela
Ömür Çelikdönmez

Mesut Barzani’nin engellediği hain plan nedir?

Irak yapay proje devletti ve İngiltere Başbakanlarından Churchill’in 1926’da Avam Kamarası konuşmasında, “Bir damla petrol bir damla kandan daha kıymetlidir” ifadesiyle belirttiği gibi petrolün sömürülmesine göz kulak olması amacıyla kurulmuştu. Bu oluşumun adı; Ortadoğu’da Sykes-Picot düzeniydi. Barzani yönetiminin bağımsızlık referandumu Irak’ın parçalanması ve Ortadoğu’da Sykes-Picot düzeninin çöküşünün işaretiydi. Uzun yıllar Kuzey Irak Kürtlerini Türkiye’ye karşı baskı aracına dönüştüren ABD ve İngiltere’nin, Erbil’in Bağımsızlık Referandumu’na karşı çıkarak Irak hükümetine ve Irak’ın toprak bütünlüğüne destek vermesi, uluslararası sömürge imparatorluğunun bölgedeki egemenliğini sürdürmesine yönelikti. Irak ordusuyla Erbil’i tedip ve terbiye etmeye yeltenen ABD ve İngiltere’nin Kuzey Irak’ta kalıcı olmayı hedefleyen girişimlerini, şimdilerde Türk kamuoyunun tu kaka muamelesi yaptığı Mesut Barzani’nin engellediğini öğreniyoruz. Barzani’nin bu hail planı nasıl bozduğunu itiraf eden Irak’ın eski Cumhurbaşkanı ve KYB Genel Sekreteri Celal Talabani’nin oğlu Pavel Talabani. Pavel Talabani Iraklı ordusu ile Heşdi Şabi’nin Kerkük’e girişiyle ilgili diyor ki; “100’e yakın peşmerge ölünce taktiksel olarak çekildik. ABD, temsilcileri, McGurk vb. bize referandumun son gününe kadar teklifle geldiler. Bizi koruyacak, Bağdat ile müzakere edersek 2 yıl içerisinde bağımsızlık referandumu yapılmasını garanti altına alacak bir teklifle geldiler. Irak ordusunun tek taraflı olarak yerleştirilmesi yerine, Keyvan askeri üssünün IŞİD ile mücadele koalisyonu için ortak bir üs haline getirilmesi üzerinde anlaştık. Bu kapsamda koalisyondaki ABD, İngiltere askerinin yanı sıra Irak askeri de bu üste konuşlanabilecekti. Tek başına bu, Kerkük’te yaşanabilecek faciayı engelleyebilirdi. Desteklediğim tek anlaşma bu. YNK yönetimindeki 50 kişiden 38’inin imzaladığı belge elimde.”(1)

Ne anladınız? Ben kendi payıma ne anladığımı yazayım, Pavel Talabani diyor ki, ABD temsilcisi McGurk Irak ordusunun tek taraflı olarak yerleştirilmesi yerine, Keyvan askeri üssünün IŞİD ile mücadele koalisyonu için (çok uluslu güç) ortak bir üs haline getirilmesini teklif etti. Bu teklifin kabul edilmesi halinde koalisyondaki ABD ve İngiltere askerinin yanı sıra sınırlı sayıda sembolik Irak askeri de bu üste konuşlanabilecekti. Bu planı Barzani bozdu. Mesut Barzani Kuzey Irak’ta; KDP Peşmergesi/KYB Peşmergesi ikili yapısı devam ettikçe ulus devlete geçişte sorun yaşanacağını öngördüğünden referandumla Kürtleri birleştirmeyi amaçlamıştı. Yarı özerk, tartışmalı bölge kapsamındaki Kerkük’ü referanduma dahil ederek yol açtığı siyasi tsunaminin sonucu ortada. Peşmerge; Kerkük’ü Kürdistan’ın kalbi yapmak isterken İran sınırındaki Celevle ve Hanekin’den Tuz Hurmatu ve Mahmur’a, batıda Şengal ve Rabia’ya kadar tüm tartışmalı bölgelerin kontrolünü yitiriverdi. ABD ve İngiltere’nin birlikte projelendirdikleri Pavel Talabani’nin ağzından kaçırdığı; “2 yıl içerisinde bağımsızlık referandumu yapılmasını garanti altına alacak teklifleri” bir daha gündeme gelemeyecek şekilde buharlaştı.

Pavel Talabani’nin bu tarihi itirafını doğrulayan başka kaynaklarda mevcut. Farklı Kürt kaynakları çekilme kararında belirleyici olan buluşmanın Süleymaniye’nin Dukan ilçesindeki toplantı olduğunu söylüyor. 15 Kasım’daki bu toplantıya Irak Cumhurbaşkanı Fuad Masum, Mesud Barzani, Başbakan Neçirvan Barzani ve KYB’den Hero İbrahim Ahmed, Kosret Resul, Pavel Talabani ve Mela Bahtiyar katıldı. İddia o ki bu toplantıya Kasım Süleymaniye de katıldı. Bir kaynak “Sadece KYB değil KDP de çekilmeyi kabul etti. Ama basına yansıtıldığı gibi dokuz maddelik bir anlaşma da söz konusu değil” dedi.(2) Planlarının boşa gitmesinin bedelini ödetmek için Kuzey Irak’taki farklı politik hareketleri Mesut Barzani’nin istifası için harekete geçirdiler. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde (IKBY) muhalefetin başını çeken Goran (Değişim) Hareketi, IKBY Başkanı Mesud Barzani ve Yardımcısı Kosret Resul’un istifa etmesi gerektiği çağrısında bulundu.(3)

Kuzey Irak siyasetinin paralel iki omurgası Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) bu hezimetten birbirini sorumlu tutarak üste çıkmaya çalışsa da; bölge halkının önemli bir kısmı, siyasal ve ekonomik rantın Talabani ve Barzani aileleri arasında bölüşüldüğü bir düzenden hiçte memnun değil. İki parti arasındaki tartışmaların Kuzey Irak’ın bölünmesini hızlandıracağı çoktan konuşulmaya başlandığına göre, önümüzdeki günlerde 1994-1998 arasında yaşanan ve Kürtlerin “Birakujî” (Kardeş Katli) diye andığı iç savaşın tekrarlanması mümkün. Zaten Kuzey Irak’ta merkezi bir yönetimden söz edilemezdi çünkü 2005’ten beri Peşmerge, asayiş ve istihbarat dahil Süleymaniye ve Erbil merkezli iki farklı güç yapılanması vardı. Yeni süreçte Irak Başbakanı Haydar el İbadi’nin, Kerkük yönetimini KDP’yi tamamen dışlayarak KYB’ye bırakma planı, Kuzey Irak’ın bölünme senaryosunun temelini oluşturuyor. Bu senaryoya göre Irak hükümeti KDP’nin çekildiği Şengal ve Mahmur gibi yerlerin kontrolünü de KYB’ye verebilir. Ancak böylesi bir uygulama hem Irak güçleri ile KDP Peşmergesi hem de Kürtler arasında bir çatışmayı tetikleyebilme riskini taşıyor. Bu yüzden Barzani iktidarını sürdürebilmek ve tartışmalı bölgelerde en azından yönetimi paylaşmak için Bağdat’la yeni bir diyalog zemini bulmak durumunda. Gazeteci Fehim Taştekin’e göre Türkiye, Barzani’nin görüşme taleplerini reddederek Kürdistan yönetiminde değişim beklentisini ortaya koyuyor. Hem Ankara hem Tahran’la iyi ilişkiler yürütmüş olan Neçirvan Barzani’nin parti içindeki rekabette önünün açıldığı düşünülüyor.(4) benzer bir değerlendirmeyi Kerküklü akademisyen Prof. Dr. Suphi Saatçi’de yapıyor. Prof. Dr. Saatçi’de Barzani’nin tasfiyesinin ve Süleymaniye’de yeni hükümet kurma çalışmalarını ile Kuzey Irak’ta iki meclisli bir yönetim sürecinin başladığını ve yeni dönemde başkentin Süleymaniye olacağını söylüyor.(5)

Bakınız:
1- http://www.rudaw.net/turkish/kurdistan/231020171
2- http://www.bbc.com/turkce/41717989
3- https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201710221030704819-ik-muhalefeti-barzani-istifa-istedi/
4- http://www.bbc.com/turkce/41717989
5- http://www.haber7.com/ortadogu/haber/2454031-kuzey-irak-ikiye-bolunuyor
Ömür Çelikdönmez

Türkiye’de Trump karşıtlarının tasfiyesine dikkat!

ABD istihbarat servislerinden bazı isimlerin 15 Temmuz darbe girişimi sırasında rol üstlenmelerine en sert tepki ABD Başkan adayı Donald Trump’tan gelmişti. Trump, sıkça kullandığı twitter hesabında, Türkiye’deki darbe girişimine 13 CIA görevlisinin yardım ettiğini yazmıştı. New York Times gazetesine demeç veren Cumhuriyetçi Parti başkan adayı Donald Trump, Türkiye’de yaşanan darbe girişimini bastırmasından dolayı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı övücü açıklama yapmıştı. Trump, siyasi muhaliflerini saf dışı bırakmaları ve sivil özgürlükleri kısıtlamaları konusunda, ‘Türkiye ve diğer otoriter ülkelerin liderlerine baskı yapmayacağını’ söylemiş, Amerika’nın başka ülkelerle uğraşmak yerine “kendi dağınıklığını toplaması” gerektiğini vurgulamıştı.(1)

Trump’ın iktidar mücadelesi çok sert geçiyor. Türkiye’den Washington’a doğru bakıldığında; bir dönem Türkiye’de merhum Erbakan’ın partisi için söylenen “iktidar ama muktedir değil” tespitini doğrulayan bir süreç mevcut. Herhalde Trump yönetiminin en uyumlu olduğu alan ulusal savunma yani pentagon. FBI ve CIA ile diğer istihbarat servislerinde denetimin tam sağlanamadığı söylenebilir. ABD’de yerleşik müesses nizam, Trump’ın faaliyet sahasını daraltmak için elinden geleni yapıyor. Örneğin ABD’de seyahat harcamaları hakkında soruşturma açılan bakan sayısı her geçen gün artıyor. Ticari uçuş olan yerlere bakanlıkça kiralanan özel uçaklarla gittiği ortaya çıkan ABD Sağlık Bakanı Tom Price’ın bakanlıktan istifasının üzerinden günler geçmeden, ABD Gazi İşleri Bakanı David Shulkin’in Temmuz ayındaki bir Avrupa seyahati sırasında, resmi görüşme ve toplantıların yanı sıra, eşiyle müzeleri ve turistik anıtları gezdiği, tenis maçı izlemeye gittiği ortaya çıkmıştı.

Gazi İşleri Bakanlığı Teftiş Dairesinin, kendi bakanı hakkında, federal devlet seyahat kurallarına aykırı davranarak vergi mükelleflerinin parasını suiistimal edip etmediği konusunda soruşturma başlattığı açıklanmıştı. İçişleri Bakanlığı Teftiş Dairesinin de İçişleri Bakanı Ryan Zinke’nin seyahatlerinde, vergi mükelleflerinin parası ile resmi seyahat kurallarına aykırı harcama yapıp yapmadığı konusunda bir soruşturma başlatılmış, Bakanlığın Zinke için bazı uçak kiralamaları ile bazı askeri uçakların kullanımı incelemeye alınmıştı. Ayrıca Hazine Bakanı Steve Mncuhin hakkında Hazine Bakanlığı teftiş dairesinin ve ABD Çevre Koruma Dairesi EPA başkanı Scott Pruitt hakkında da kurumun teftiş dairesinin yürüttüğü birer soruşturma bulunuyor.(2)

Bana kalırsa Ankara Washington hattında hiç olmadığı kadar güçlü bir dayanışma var. İki ülkenin Irak’ta denk düşen operasyonel tasarrufları göz önünde bulundurulduğunda ne demek istediğim daha net anlaşılacaktır. Tüm bunlar bir kenara Türkiye’de bazı isimlere yönelik gözaltı ve tutuklama kararlarıyla ilgili ABDli yetkililerin Türk meslektaşlarına bir yol haritası ve isim listesi verdikleri bile düşünülebilir. ABD eski yönetimi ile irtibatlı olduğu düşünülen bazı isimlerin bu yeni süreçte karşı karşıya kaldıkları hukuki uygulamaların perde arkasında bu ikili diyalogların etkili olduğu söylenebilir. Yaşanılan bu süreçle ilgili ilk sinyali Foça Açık Cezaevi’nde tutuklu bulunan yazar Sevan Nişanyan firar ederek yurt dışına çıktığında vermişti. Nişanyan firarını, sosyal medya hesaplarından, “Kuş uçtu. Darısı geride kalan 80 milyonun başına” paylaşımı ile duyurmuştu.

Nişanyan Şirince’de SİT alanındaki arazide iki kez mühürlenmesine rağmen ev yaptığı gerekçesiyle tutuklanmıştı. Nişanyan aleyhinde kesinleşen cezalar, mühür bozma ve 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na muhalefet suçlarından dokuz ayrı dosyadan oluşuyordu. 11.5 yıl kesinleşmiş hapis cezası olan ve 3 yıldır cezaevinde bulunan Sevan Nişanyan, Aydın Yenipazar Cezaevi’nden Sultanhisar Açık Cezaevi’ne nakledilirken Agos’a yaptığı açıklamada, açık cezaevinde şartların daha iyi olacağını söyleyerek, “İmkânlar çok daha iyi; dışarıda jandarma beklemiyor, gün içerisinde istediğimiz gibi bahçede dolaşabiliyoruz, hastaneye gitmek zorunda kaldığımızda, büyük güvenlik önlemleri alınmıyor. Ayrıca üç ayda bir izin veriliyor ve gün boyunca istediğimiz zaman telefon edebiliyoruz” demişti.(3)

21.08.2017’de MİT eski mensuplarından 73 yaşındaki Enver Altaylı, Ankara merkezli FETÖ/PDY soruşturması kapsamında Antalya’nın Manavgat İlçesi’nde gözaltına alınmış, 1968’de MİT’te çalışmaya başlayan Altaylı’nın Fetullah Gülen’e yakın bazı isimlerle bağlantısı olduğu öne sürülmüş, gözaltı gerekçesinde; bazı FETÖ mensubu eski savcıların kaçırılmasında rol alma ve yabancı istihbarat örgütleriyle bağlantı suçlamasının yattığı da iddia edilmişti.(4) Daha sonra 17-25 Aralık 2013 öncesi FETÖ şüphelisi polis müdürleri ve Zekeriya Öz ile irtibatı tespit edilen ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu görevlisi Metin Topuz tutuklanmıştı. Topuz’un, “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs”, ”Devletin güvenliği veya iç̧ veya dış̧ siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken bilgileri, siyasal veya askerî casusluk maksadıyla temin etmek” ve “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlarından tutuklandığı açıklanmıştı.(5) Bir başka gelişme Amerikan Wall Street Journal gazetesinin Türkiye muhabiri Ayla Albayrak 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırılmasıydı.

Halen New York’ta bulunan gazeteci Albayrak, PKK propagandası yapmakla suçlanıyordu. Karara tepki gösteren Amerikan Wall Street Journal gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Gerard Baker, “Bu dengeli ve bağımsız bir gazeteciye yönelik tamamen yersiz ve yakışıksız bir cezalandırma.” dedi. Kararı temyize götürmeyi planlayan gazeteci Albayrak ise “Türkiye’deki mevcut atmosferi göz önünde bulundurursak, bu karar beni hiç de şaşırtmamalıydı ama yine de şaşırttı.” dedi. Albayrak hakkında WSJ’de 19 Ağustos 2015 tarihli “Türkiye’nin Kürt çoğunluklu bölgesinde kent savaşı kızışıyor” başlıklı haberi sonrası soruşturma başlatılmıştı. Söz konusu mahkeme kararının ABD-Türkiye arasında vize krizinin patlak verdiği zamana denk gelmesi dikkat çekti. Ayla Albayrak; Türk ve Finlandiya vatandaşı. (6)

İş adamı Osman Kavala’nın da, Gaziantep dönüşü İstanbul’da Atatürk Havalimanı’nda gözaltına alınmasını diğer örnekleriyle birlikte okumak gerekiyor. Kavala grubunda yönetici olarak çalışan Osman Kavala, babası Mehmet Kavala’nın vefatından sonra yönetici olmuş ve çeşitli toplumsal kuruluşlarda yönetim kurulu üyeliği yapmıştı. Sevan Nişanyan’ın, “Türk Soros’u” denilen ve HDP’nin “perde arkası isimlerinden” olan Osman Kavala’ya tanıklığı önemli. Bir süre önce hapisten firar ederek yurt dışına kaçan yazar Sevan Nişanyan en yakın arkadaşlarından olduğunu söylediği Osman Kavala’yı “1983’ten bu yana Türkiye’de akıl ve özgürlük yolunda yapılmış olan her güzel işin (ve bir sürü saçma işin) arkasında, açık veya kapalı, mutlaka Osman Kavala’nın imzası vardır.” ifadeleriyle tanımladı.(7) 1957 Paris doğumlu olan Kavala, İstanbul Robert Lisesi’ni bitirdikten sonra Manchester Üniversitesi Ekonomi bölümünden mezun oldu. Babası Mehmet Kavala’nın 1982 yılında vefat etmesinin ardından, Kavala Grubu’nda yönetici olarak çalışmaya başlayan Osman Kavala, Helsinki Yurttaşlar Derneği” kurucusu, “Açık Toplum Enstitüsü” üyesi, F-16 uçaklarının modernizasyonunu yapan şirketin sahibi, Türk-Polonya İş Konseyi, Türk-Yunan İş Konseyi, Center for Democracy in Southeast Europe (Güneydoğu Avrupa’da Demokrasi Merkezi) gibi çeşitli iş ve toplumsal kuruluşların Yönetim Kurulu üyeliklerinde bulundu.(8)

Bakınız:
1- 21 Temmuz 2016 / https://www.amerikaninsesi.com/a/donald-trump-tan-cumhurbaskani-erdogan-a-ovgu/3428878.html
2- http://amerikabulteni.com/2017/10/05/abdde-seyahat-harcamalari-hakkinda-sorusturma-acilan-bakan-sayisi-4e-cikti/
3- 14.07.2017/ https://tr.sputniknews.com/turkiye/201707141029285890-sevan-nisanyan-yurt-disina-kacti/
4- 21.08.2017/ http://odatv.com/enver-altayli-gozaltina-alindi-2108171200.html
5-https://tr.sputniknews.com/turkiye/201710061030456304-tutuklanan-abd-baskonsolosluk-gorevlisi-hakkindaki-suclamalarin-detaylari-belli-oldu/
6- http://www.amerikaliturk.com/news/manset/109290-wall-street-journal-tuerkiye-muhabiri-ayla-albayraka-hapis-cezasi/
7- http://www.ensonhaber.com/her-isin-arkasinda-osman-kavala-var.html
8- http://www.sozcu.com.tr/2017/gundem/osman-kavala-kimdir-is-adami-osman-kavala-ataturk-havalimaninda-gozaltina-alindi-2054863/

Ömür Çelikdönmez

Sosyal Medya