KÖŞE YAZARLARI

PATAGONYA'DA YAŞAMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ!..

Ben uzun zamandır hepinizin merak ettiği Patagonya’da yaşıyorum. Hani bazen konuşurken “oğlum sen Patagonya'da mı, yaşıyorsun?” diye denilen yerde!
Çok konuşuruz Patagonya’yı, çok söyleriz ama tahminim o dur ki, bir çoğumuz buranın nerede olduğunu bile bilmeyiz. Bilmeyiz ama yine de, bir Patagonya der geçeriz...
Patagonya, Güney Amerika’nın Arjantin ile Şili tarafından paylaşılan güney bölgesindeki uçsuz bucaksız coğrafyaya verilen isim. El değmemiş doğası ile Patagonya; yeryüzünde cenneti yaşayabileceğiniz birkaç yerden biridir.
Patagonya’nın yüzölçümü yaklaşık olarak 1.5 Türkiye’ye denk geliyor. Nüfus yoğunluğu ise çok düşük, kilometrekareye ikiden az insan düşüyor. Bu, eğer görmek istemiyorsanız günlerce hiçbir insan görmeden, dünyadaki tek kişi sizmişsiniz gibi yaşayabileceğiniz anlamına geliyor. Hatta bazı günler görmek isteseniz de kimseyi göremeyebiliyorsunuz...
Ancak her şey tahmin edemeyeceğiniz kadar yolunda!
Eğitim süper! Devlet okulları parasız ve kaliteli... Özel okul falan yok, binlerce liranız cebinizde kalıyor... Zaten daha çocuk doğar doğmaz sosyal devletin gereği olarak ailelere yardım başlıyor. Çalışan annelere kreş ve anaokulu desteği var.
Eğitim planlı, herkes kabiliyetine göre okuyor. Ülke ekonomisi öyle yapılanmış ki, işsizlik diye bir şey yok! Okulunu bitiren hemen işini buluyor. Hem de insanca geçinebileceği bir paraya!
Rantçı yerel belediyecilik anlayışı burada yok. Rantın ne demek olduğu da bilinmiyor.
Gittiğimde rant dedim, rüşvet dedim, adam kayırma ve yolsuzluk dedim anlamadılar, aval aval suratıma baktılar.
Burada emek ve fikir hırsızlığı da yok. Sermayedarlar halka karşı son derece anlayışlı ve adaletli. Çalışanlar ezilmiyor.
Terör falan da buralarda kol gezmiyor. Türkiye ve etrafında olan ve adına “terör” denilen olayları bana sorup duruyorlar. Herkesin temel ilkesi; birinin hakkının bittiği yerde diğerinin hakkının başladığının farkında olmaları.
Hem siz Patagonya’nın adını uluslararası bir tartışmada hiç duydunuz mu? Komşular ve tüm dünya ile “sıfır sorun”!
Yargı son derece objektif. Hakim ve savcılar ülkenin en saygın kişileri. Onları sokakta görenler inanılmaz hürmet ediyorlar. Boşa hapise atılıp sonra da kusura bakma denilen vatandaşları da yok...
Siyasetçiler de, keza öyle çünkü tek amaçları ülkeye ve topluma hizmet etmek. Göreve bir toplu iğne ile gelip bütün Patagonya’yı ele geçirmek gibi bir amaçları yok. Bu konuları anlamıyorlar zaten. Ben de bazen bunlar zeka geriliğine mi, düçar oldular diye derin derin düşünüyorum.
Karun diyorsun bilmiyorlar, firavun diyorsun bilmiyorlar, tek adam diyorsun anlamıyorlar! Olsa olsa eğitim sisteminde bir aksaklık var diye düşünüyorum çünkü bu hususta bir yönleri cehalet içeriyor...
Milli gelir çok yüksek. Adaletli ve eşit bir şekilde dağıtılıyor. Kimse istatistiki rakamları şişirmiyor veya eksiltmiyor.
Asayiş son derece kontrol altında. Sokaklarda kavga yok, kadın cinayetleri yok, çocuklara cinsel istismar yok! Ne bileyim işte yok böyle şeyler!
Kimse dilenmiyor. Ben asgari ücrete geçinip gidiyorum hem de kira da oturuyorum. Açlık ve yoksulluk bilinmiyor bile... Kraliçe'nin veya Evangelistlerin uşaklığını yapan cemaat, tarikat, şeyh ve mürid bozuntuları da, yok burada!
Patagonya’ya benim gibi bunalım adamlar dışında sürü ile gelen insan göçleri de yok. Belki mevsimine göre kuşlar ya da leylekler geliyordur.
İnsanlar siyaset yapsın, bunun için partiler kursun diye iktidar tarafından teşvik ediliyor hatta destekleniyor. Malum siyaset zor zenaat...
Ülkenin dış borcu yok. Yeterli zenginlikler mevcut. Anlayacağınız çar çur yok. Büyük bir tasarruf var.
Of be kardeşim, yazarken bile sıkıldım bunlardan. Patagonya’da şöyle bir ağız tadı ile yaşayamıyoruz. Onun için Patagonya’da yaşamanın dayanılmaz hafifliği içindeyim. Öyle birbirinize “Patagonya’da mı, yaşıyorsun?” diye soracağınıza atlayın gelin Patagonya’ya... Görün halimizi!
Özcan PEHLİVANOĞLU

https://twitter.com/O_PEHLIVANOGLU

ABD İLE YAŞANAN GÜVEN SORUNU

Türkiye ile ABD arasında geçen bir hafta boyunca merakla beklenen kritik görüşme Perşembe akşamı Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde gerçekleşti. Yaklaşık 3,5 saat süren 3’lü görüşmeye Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın yanı sıra sadece T.C. Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu’nun hazır bulunması bazı mahrem konuların saklı tutulması için yapıldığı kanısını taşımaktayız.

Cumhurbaşkanlığı kaynaklarınca olumlu geçtiği belirtilen görüşmede Erdoğan, Türkiye’nin özellikle Suriye meselesindeki kırmızıçizgileri kapsamında kaygı, beklenti ve önceliklerini ABD Dışişleri Bakanı’na açık ve net bir şekilde iletmiştir. Elbette bu görüşme sırasında Tillerson’ın da Amerikan tezini ortaya koyması doğaldır.

Bu görüşmenin hemen ardından ABD Dışişleri Bakanı Sözcüsü Heather Nauert “Tillerson ile Erdoğan, ABD – Türkiye ilişkilerinin geliştirilmesi üzerine verimli bir görüşme yaptıklarını, İncirlik Üssü’nün kullanımı için Türkiye’de bir sınırlama olmadığını ve mevcut krizin çözümlenmesi için karşılıklı görüşmenin olumlu bir adım olduğunu” belirtmiştir.

Ertesi gün Tillerson ile mevkidaşı Mevlut Çavuşoğlu arasında yapılan görüşme sonucunda yapılan açılamada, Mevlut Çavuşoğlu; “Türkiye ve ABD’nin sorunların çözümü için mekanizmalar oluşturmaya karar verildiğini ve ABD ile ilişkileri normalleştirme konusunda mutabakata varıldığını” ifade etti. Tillerson ise; “Menbiç öncelikli konumuz, stratejik olarak önemli. Menbiç’in bizim müttefik kuvvetlerimizin kontrolü altında olmasını istiyoruz. Başka bir gücün buraya tekrar girmesini istemiyoruz” dedi. Tillerson’un açıklamalarının birçok farklı yorumlara ve güven sorununa tekrar sebep olacağı kanısındayım.

Mesele farklı yönden incelendiğinde Türkiye ile ABD arasında güven sorunu öncelikli öneme haizdir. ABD; “YPG’ye verilen silahları toplayacağız.” sözünü verirken daha sonra başka bir yetkili; “Ağır silah verilmedi ki neyi toplayacağız?” demiştir. Bir diğeri; “Fırat’ın batısında bir güvenli bölge kurun ancak Afrin’e girmeyin. Biz Afrin’den YPG’yi tahliye edelim ve orada Münbiç’te olduğu gibi bir kent konseyi kuralım.” ifadelerini kullanmıştır. Sanki Münbiç’in SDG’nin yani Kürtlerin hâkimiyeti altında olduğu bilinmemekte.

Öte yandan Tillerson Ankara’ya gelmeden önce Kahire, Amman ve Beyrut gibi bazı Arap ülkelerine yaptığı ziyaret sırasında her ülkeye nabza göre şerbet verirken Türkiye’nin önemli bir NATO ülkesi olduğunu, ancak DEAŞ’la mücadelede SDG’ye, daha doğrusu Kürtlere destek vermeye devam edileceğini açıklamıştır.

Tillerson’un temasları ile eşzamanlı olarak iki önemli ve ilginç gelişme yaşanmıştır;

İlki, ABD’nin FBI, CIA, ulusal güvenlik ve savunma gibi en önemli istihbarat kurumlarının Senato İstihbarat Komitesi’nde bir araya gelmeleri dikkat çekmiştir. İstihbarat kurumları toplantısında 2018 yılına ait tehdit değerlendirmesi yapılırken YPG için ilk kez açıkça “PKK’nın Suriye’deki milisleri” ifadesi yer almıştır. Kürtlerin Suriye’de muhtemel bir çeşit özerklik arayışına girecekleri ancak bu girişimin Türkiye, Rusya ve İran’ın direnişiyle karşılaşacağı da vurgulanmıştır. Raporda Zeytin Dalı Harekâtı’nın DEAŞ’la mücadeleyi karmaşık hale getireceği ve ABD güçlerini tehlikeye atacağının belirtilmesinin gerçeklere ne kadar aykırı olduğu da ortadadır. Suriye muhaliflerinin 7 yıllık başkaldırılarının artık Devlet Başkanı Esad’ı düşürmeye muktedir olmadığı ileri sürülürken Esad’ın da devrilemeyeceği kanaati ortaya çıkmaktadır.

İkinci gelişmeyse yine geçen hafta NATO’ya üye ülkelerin savunma bakanlarının katılımıyla Brüksel’de bir toplantı yapılmıştır. Toplantıya Almanya, Fransa ve İtalya’yı temsilen katılan üç kadın savunma bakanının fotoğrafları toplantı öncesinde ve sonrasında Batı medyasında sık sık yer almıştır. Toplantı sırasında Suriye’deki genel durumla ilgili NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg gazetecilere yaptığı açıklamada Türkiye’nin herhangi bir NATO ülkesinden daha fazla terör saldırılarına maruz kaldığını ve güvenlik sorunları nedeniyle Zeytindalı Harekâtı’yla meşru müdafaa hakkını kullandığını belirtmiştir. Ancak daha sonra ABD Savunma Bakanı Jim Mattis, mevkidaşı T.C. Savunma Bakanı Nurettin Canikli’yle yaptığı görüşmede YPG’yi PKK’dan ayırabileceklerini hatta PKK’ya karşı savaştırabilecekleri şeklindeki “komik” teklifine, Türk yetkililerince mantıklı olmadığına dair sert bir yanıt verilmiştir.

Hâlihazırda Suriye’de ülkeler arası bir nüfuz çatışması vardır. Suriye toprağının ve petrolünün 3’te 1’i ABD kontrolündedir. Çatışmasızlık bölgeleri olarak adlandırılan diğer bölümler rejimin ve küçük bir bölümü ise DEAŞ’ın kontrolü altındadır.

Rusya ve İran’ın da bölgedeki nüfuzu kaçınılmazdır ve temel oyuncular olarak varlıklarını devam ettirmektedirler. Suriye’de iyi bir oyuncu olduğunu Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı Operasyonu ve kararlılığıyla kanıtlayan Türkiye, ABD ile iplerin tamamen kopmasından yana değildir. Ancak ABD’den yapıcı yaklaşımlar gelmedikçe güven sorunu devam edecek ve ortaya çıkacak sonuçların derinliği ve boyutu, her iki ülke açısından mutlaka hesap edilmelidir.

Dr. Cüneyt Mengü

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

IRAK SEÇİMLERİ VE TÜRKMENLER

Saddam sonrası Irak ilk defa demokratik bir ortama kısmen de olsa kavuştu. Irak’ın genelinde etnik ve mezhepsel unsurları temsil eden siyasi partiler büyük bir heyecan ve coşkuyla yapılan seçimlere katılmışlardı.

Irak’ta 328 üyeli Millet Meclisini belirlemek amacıyla 12 Mayıs 2018 tarihinde beşinci defa yapılması kararlaştırılan genel seçimler Türkmenlerin geleceği açısından önem arz etmektedir. Şu ana kadar yapılan genel seçimlerin ilki 30 Ocak 2005 tarihinde yapılmıştır. Bu seçimin sonuçlarına göre Birleşik Irak İttifakının yaklaşık 4 Milyon, Kürt ittifakının 2 Milyon 100 Bin, Irakiye listesinin 1 Milyon 100 Bin, Irak Türkmen Cephesinin ise 93 Bin oy alması demografik yapıyla uyum sağlamamaktadır. Öte yandan bu seçimin hile ve usulsüzlükler gölgesinde yapılması ciddi tartışmalara da sebep olmuştur. Neticede Irak Türkmen Cephesinden (ITC) 3, diğer islami listelerden 6 Milletvekili olmak üzere toplam 9 Türkmen Milletvekili meclise girebilmiştir.

30 Aralık 2005 tarihinde yenilenen genel seçimlerde ITC’den 1, diğer partilerle itilaf halinde katılan Türkmen temsilcilerinden 7 milletvekili olmak üzere toplam 8 kişi olarak mecliste yer almışlardır.

7 Mayıs 2010 tarihinde yapılan seçimlerde ITC’den Irakiye listesiyle beraber 6 milletvekili, Şii itilaf listelerine katılarak 2 milletvekili ve telafi sisteminden yararlanarak Diyale’den 1 milletvekili olmak üzere toplam 9 Türkmen milletvekili meclise girebilmiştir. Ayrıca o dönemde kabinede 3 Türkmen kökenli Bakan da yer alabilmiştir.

30 Nisan 2014’te yapılan seçimlerin sonucunda halen ITC’den 2, diğer islami partilerden 4, Tuzhurmatu’dan 2 ve Bağdat’tan 1 olmak üzere toplam 9 Türkmen milletvekili Mecliste yer almaktadır. Bu seçimlerin sonucunda Türkmenlere İnsan Hakları Bakanlığı adı altında bir Bakanlık tahsis edildi, ancak daha sonra çeşitli bahanelerle bu bakanlık iptal edildi.

Hali hazırda 12 Mayıs’ta yapılacak seçimlerde Türkmenler için Kerkük’ten 4, Musul 4, Diyale 1 ve Selahattin’den 2 milletvekilinin meclise girmesi öngörülmekte olup yoğun bir çalışma da başlatılmıştır.

Türkmenlerin gerek önceki seçimlerde ve gerekse bu seçimlerdeki stratejilerine burada girmek istemiyorum. Ancak kimine göre tüm seçimlerde ve halen de ITC tarafından izlenen yöntemler Türkmen tabanında bir tartışma ortamı yaratmış ve yaratmaya da devam etmektedir.

Şu ana kadar yapılan seçimlerde Türkmenler nüfuslarına göre milletvekili sayısına ulaşamamıştır. Bu nedenle bize göre bu seçimlerde Türkmen partilerinin almış oldukları kararların doğruluğunu tartışmadan önce Türkmen seçmenlerinin sandık başına gitmeleri yönünde yeterince tanıtım ve teşvikin yapılıp yapılmadığıdır. Bu sorun önümüzdeki yeni seçim dönemi için de geçerlidir.

Hali hazırda her ne kadar Kerkük ve Tuzhurmatu başta olmak üzere tartışmalı bölgelerin IKBY’den alınarak merkezi hükümetin denetimine geçmesi Türkmenler arasında sevinç yaratsa da güvenlik sorunu bölgede halen devam etmektedir. Türkmenlere yönelik suikast ve tehditlerin de sürdüğü görülmektedir.

Nitekim geçen 1 ay içerisinde ITC askeri ilçe sorumlusu Alaattin Maksud ve Türkmen akademisyenin Ali Elmas’ın kimliği belirsiz kişilerce uğradıkları silahlı saldırı sonucu hayatlarını kaybetmeleri Türkmenler arasında tedirginlik ve büyük bir üzüntü yaratmıştır. Nur içinde yatsınlar.

DEAŞ operasyonları sonucu yaşadıkları yerleri terk eden Türkmen mültecilerin yerlerine dönmeleri konusunda merkezi hükümetin yardımcı olması gerekirken neredeyse seyirci kalması düşündürücüdür.

Özellikle Telafer, Yenice, Bastamlı ve diğer köy ve kasabalardan mülteci Türkmenlerin yerleşim bölgelerine dönememeleri Türkmenler açısından seçim sonuçlarını olumsuz yönde etkileyecektir. Yüksek Seçim Kurulu’nda bir Türkmen temsilcisinin bulunmaması kabul edilebilir mi? Bu nedenlerle alınacak tedbirlerin ciddi bir şekilde analizi gerekmektedir.

Türkmenlerin önümüzdeki seçim dönemi için maddi ve manevi desteğe daha çok ihtiyacı olduğu bir gerçektir.

Dr. Cüneyt Mengü

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Sudan istihbaratında nöbet değişimi!

Ulusal İstihbarat ve Güvenlik Servisi (National Intelligence and Security Service, Arapça: جهاز الأمن والمخابرات الوطني السوداني – Cihaz el-Amin el-Vatani Val Muhaberat), Sudan federal hükûmetine bağlı olarak faaliyet gösteren ülkenin ulusal istihbarat teşkilatı. Aynı zamanda gizli polis olarak da hizmet veren kurumun merkezi, başkent Hartum’da bulunuyor. ABD’nin 2017 Ocak başında Sudan’a yönelik yaptırımları kaldırma kararı alması üzerine, ABD ile Sudan arasında yeniden başlayan ikili ilişkiler çerçevesinde, Sudan milli istihbarat teşkilatı ve güvenlik güçleri biriminin şefi Muhammed Ata Abbas el-Mevla, Mart 2017’de Sudan ile ABD arasındaki ilişkilerin normalleşmesinden sonra Washington’da bir dizi ziyaret gerçekleştirmiş, CIA Başkanı Mike Pompeo ve FBI direktörü James Comey ile görüşen el-Mevla, ABD ile Sudan arasında istihbarat paylaşımı noktasında ileri düzeyde adımlar atılacağının sinyallerini vermişti. Sudan istihbarat şefi Muahmmed Ata Abbas el-Mevla, Washington turunda çok sayıda Amerikalı yetkili ile görüşmüş, bu ziyaret, son 20 yıldır Sudan tarafından ABD’ye düzenlenen en üst düzey diplomatik ziyaret olarak kayıtlara geçmişti. ABD, 1993’te Sudan’ı Amerikan karşıtı gruplara ev sahipliği yaptığı ve destek verdiği gerekçesiyle teröre destek veren ülkeler listesinde eklemiş ve 1997’de fiili yaptırımlar uygulamaya başlamıştı. O günden sonra iki ülke arasında resmi bir diyalog kanalı kalmamıştı. Suudi Arabistan son birkaç yıldır Sudan ile ABD arasındaki ilişkilere aracı olarak Sudan’ı Filistin direnişine destek vermekten vazgeçirmiş ve ABD ile kurulacak ilişkinin Sudan’ı gerek uluslararası platformda gerekse ekonomik alanda ihya edeceğini telkin etmişti. Trump yönetiminin Müslüman ülkelere yönelik vize yasağı çerçevesinde Sudan da var.(1)

Muhammed Ata Abbas el-Mevla’nın Suud istihbaratı ile eşgüdümlü çalışması söz konusuydu. Nitekim Suudi Arabistan, Selman Ude ve Avad Elkarani’nin de bulunduğu önde gelen bir grup alimi, yönetime karşı çıkmaya çağrıda bulundukları gerekçesiyle gözaltına almış, Muhammed Ata’nın açıklamasına göre, iki ülke istihbarat birimlerinin anlaşması sonucu sekiz Suudlu alim başkent Hortum’a 186 km. uzaklıkta bulunan El-Cezira bölgesinde Sudan İstihbaratına ait bir binada gözaltında tutulmuştu. Sudan İstihbarat Başkanı Ata, sekiz alimden üçünün Sudan’a getirildiğini, telefon ve internet kullanımının yasak olduğu yüksek korumalı bir binada gözaltında tutulduklarını belirtmişti. Alimlerin Sudan’a sürgün edilme kararı, Suudi Arabistan yönetiminin, 11 prens ve bir çok üst düzey yetkililere yönelik gerçekleştirdiği yolsuzluk operasyonu günlerine denk gelmesi dikkatlerden kaçmamıştı. (2)

Birkaç gün önce Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir, Güvenlik ve İstihbarat Başkanı Muhammed Ataulmevla’yı görevinden aldı. Beşir, görevden aldığı Güvenlik ve İstihbarat Başkanı Ataulmevla’nın yerine Salah Abdullah Kuş’u (Salah Abdullah Muhammed Salih Goş) tayin ettiğini bildiren bir kararname yayımladı. Ataulmevla’nın görevinden alınmasıyla ilgili herhangi bir açıklama yapılmadı. Eski Sudan Güvenlik ve İstihbarat Başkanı olan Kuş, 2009’da Ömer el-Beşir tarafından bir gerekçe gösterilmeden görevinden alınmış yerine Ataulmevla atanmıştı.(3) Salah Abdullah Muhammed Salih Goş, 2013’te bir grup subayla rejimi devirmek suçlamasıyla yargılanmış, ancak daha sonra cumhurbaşkanlığı affı ile serbest bırakılmıştı.(4) Salih Abdullah, 1990’lı yılların sonundan bu yana Sudan istihbaratının başındaydı ve bugün hala Sudan’ın en etkili kişilerinden. Sudan, 90’lı yıllarında başında El Kaide terör örgütünün lideri Usame Bin Ladin’i barındırmış, 11 Eylül 2001’deki saldırılardan sonra, ABD’nin terör örgütlerini barındıran ülkeler listesinden çıkmak için de onunla yollarını ayırmıştı. Bu saldırılardan sonra Salih Abdullah, Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) ile Sudan istihbaratı arasındaki işbirliğini güçlendirme yoluna gitmişti. Kendisi Amerikalıların iyi tanıdığı ve Amerikalıları iyi tanıyan birisi.

Sudan istihbaratın yeni patronu ilk kez kez bu göreve gelmiyor. Deneyimli bir istihbaratçı. Nisan 2011’de Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir, güvenlik danışmanı Korgeneral Salah Abdullah Goş’un (Salah Abdullah Muhammed Salih Goş), görevine son vermişti. El Beşir bugün olduğu gibi o zamanda istihbarat başkanını, neden görevinden alındığına ilişkin açıklamada bulunmamıştı. Sudan istihbarat örgütünü 10 yıl yönetmesinin ardından 2009 yılında güvenlik danışmanlığı görevine getirilen Goş, 2011’de görevinden alınmadan önce El Beşir’in lideri olduğu iktidar partisine yönelttiği eleştirilerle adından söz ettirmişti. El Beşir’e sadık biri olarak tanınan ve BM mahkemesince savaş suçları işlemekle suçlanan El Beşir’i kamuoyu önünde savunan Goş, son zamanlarda sesini yükselterek Sudan’daki siyasi partiler arasında görüşmeler yapılması çağrısında bulunmuş ve iktidardaki Ulusal Kongre Partisi’nin 2 numaralı ismi Nafi Ali Nafi’ye eleştiriler yöneltmişti.

Nafi ile Goş’un basın önünde yaptıkları tartışma, ülkede, Ulusal Kongre Partisi’nin içinde çatlak bulunduğu yönünde spekülasyonlara neden olmuştu.(5) 23 Kasım 2012 Cuma günü Sudan’ın gündemine darbe girişimi haberi damga vurmuş, Sudan Enformasyon Bakanı Ahmet Bilal Osman, darbe girişimini doğrulamış ve aralarında istihbarat eski Başkanı Salah Abdullah Goş’un da bulunduğu 13 kişinin tutuklandığını açıklamıştı. Darbe girişimini bir basın toplantısıyla açıklayan Sudan enformasyon bakanı Ahmet Bilal Osman, girişimi, ” bu bir tahrip çalışmasıdır ” diye nitelemiş, aralarında İstihbarat eski Başkanı Salah Abdullah Goş, üst düzey subaylar ve emniyet mensuplarının da bulunduğu 13 kişinin tutuklandığını söylemiş, eldeki bilgi ve delillerin tutuklamalar için yeterli olduğunu belirtmişti.(6)

Muhammed Ata Abbas el-Mevla, geçtiğimiz günlerde Mısır yetkilileri ile güvenlik ve su konularında görüşmeler yapmak üzere Kahire’yi ziyaret eden Sudan heyetinin içindeydi. İstihbarattaki bu görev değişikliğinin ülke üzerindeki Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri etkisini azaltmak olduğu ileri sürülüyor. Bürokratik gücüyle tanınan istihbarat başkanı Muhammed Atta’nın değiştirilmesi ülkede yeni bir sürecin başlangıcı olarak değerlendirilebilir. Uzun süredir El Beşir Hükumeti, bir süredir gıda fiyatlarının artışı dolayısıyla sürdürülen protesto gösterileriyle karşı karşıya. Nitekim Atta’nın değiştirilişi de Ocak ayında başlayan protestoların ardından geldi.(7)

Salah Abdullah Kuş’un (Salah Abdullah Muhammed Salih Goş) hayat hikâyesi oldukça ilginç. Kendisi Sudan Çerkezlerinden. Şaykıye kabilesine mensup olan ve Sudan’ın kuzeyinde Karima yakınlarındaki Nuri köyünde doğup büyüyen Salih Abdullah, ailesiyle birlikte Port Sudan’a yerleştikten sonra Port Sudan Ortaokulu’nda eğitim gördü. Burada, matematiğe olan ilgisi sebebiyle Hint matematik öğretmeninin adı olan Goş adıyla anılmaya başlandı. ((Mustafa kemal Paşa’nın öyküsüne çok benziyor) 1980’lerin başında, inşaat mühendisliği eğitimi aldığı Hartum Üniversitesi’nden mezun oldu. Ömer el Beşir’in 1989 darbesinden sonra Gosh kendisini tamamen istihbarat çalışmalarına adamış, yeni rejimin güvenlik bürosunda operasyon direktörünün pozisyonunu elde etmiştir. Bu pozisyonda, daha geniş Ortadoğu bölgesindeki bazı militan İslamcı gruplarla bağlantı kurdu ve Usa bin Ladin’e Sudan’ı El-Kaide operasyonlarının erken bir üs noktası haline getirmek için ekonomik ve askeri altyapı sağlamasına yardımcı oldu. Ulusal İslami Cephe üyesi olması sayesinde 1990’larda üst mevkilere yükseldi. Mezuniyetinin ardından Ulusal İslami Cephe’nin güvenlik ofisinin yönetimine yardımcı olurken, resmî olarak Danfodio Petroleum Services adlı şirkette inşaat mühendisi olarak çalışmaktaydı. 1989 Sudan askerî darbesi sonrasında, yeni rejimin güvenlik ofisinde harekâtlar şefi pozisyonuna getirilerek istihbarat alanında faaliyetlere başladı. 1991 ile 1996 arasında Sudan’da yaşayan Usame bin Ladin ile birlikte çalıştı ve bin Ladin için Afrika’da çeşitli istihbarat verilerinin toplanmasında yer aldı. Darfur Savaşı’nda, Darfur’daki hükûmete bağlı Cancavid adı verilen milislerin örgütlenmesinde rol oynadı. 1995’te, Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’e Addis Ababa’da gerçekleştirilen suikast girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının bir sonucu olarak görevinden uzaklaştırıldı ve Hartum’daki Military Industry Corporation’a bağlı bir askerî-endüstriyel kompleksin yöneticiliğini yaptı.

Sonrasında istihbarat hizmetlerine dönerek iç güvenlik birimlerinin başına getirildi. Şubat 2004’te, iç ve dış istihbaratla ilgilenmesi için oluşturulan Ulusal İstihbarat ve Güvenlik Servisi şefi olarak atandı. Gazeteci Mark Goldberg, Şubat 2006’da The American Prospect’te yayınlanan yazısında, 30 Ocak 2006 tarihli gizli bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi raporuna ulaştıklarını öne sürdü. Raporda, Birleşmiş Milletler’e bağlı uzmanlarca oluşturulan, Sudan’daki barış sürecini engelleyen ve işlenen savaş suçlardan en çok sorumlu olarak gösterilen 17 Sudanlıdan oluşan bir liste olduğu ve bu kişiler arasında Salih Abdullah’ın da yer aldığı iddia edildi. Ağustos 2009’da Devlet Başkanı Ömer el-Beşir tarafından görevinden alınarak devlet başkanının güvenlik danışmanı olarak atandı. Merowe’den girdiği 2010 Sudan genel seçimleri sonrasında milletvekili olarak meclise yer aldı. Nisan 2011’de danışmanlık görevinden alındı ve yerine Nafi Ali Nafi getirildi. Kasım 2012’de, “devlet ve devletin bazı liderlerinin devamlılığına karşı komplo kurmak” suçlamasıyla tutuklandı. Temmuz 2013’te kendisine yöneltilen suçlamalar düşürülerek serbest bırakıldı. Çerkezler arasında, Çayırbey klanından ve Ali Osman Taha, Awad el-Jaz yakın arkadaşlarından.(8) Bölgeyi iyi tanıyor. Arapça ve İngilizcesi çok iyi düzeyde. Türkiye ve Türk dostu. Allah yardımcısı olsun.

Bakınız:
1- http://kudushaber.com.tr/sudan-istihbarat-sefi-cia-ve-fbi-ile-gorustu_d3497.html
2- http://www.turkeytoday.net/2017/11/suudi-arabistan-selman-ude-dahil-8-alimi-sudana-surgune-gonderiyor/
3- https://www.sondakika.com/haber/haber-sudan-guvenlik-ve-istihbarat-baskani-gorevden-10552543/
4- https://turkish.aawsat.com/2018/02/article55376356/sudan-cumhurbaskani-besirden-guvenlik-istihbarat-baskanligina-yeni-atama
5- http://www.dunyabulteni.net/haberler/157383/el-besir-danismanini-kovdu
6- http://www.trthaber.com/haber/dunya/darbe-girisimi-dogrulandi-64362.html
7- http://www.dunyabulteni.net/balkanlar/416718/sudan-istihbaratinin-basi-degisti
8- https://web.archive.org/web/20140306124102/http://www.sudantribune.com/spip.php?mot493

Ömür Çelikdönmez

TÜRK MİLLETİ VE ORTAK DOKU

Asya ve Avrupa tarihi Türkler olmadan yazılamaz diyen namuslu Batılı Tarihçiler varken, bizdeki emperyalizmin yerli işbirlikçileri kafaları bulandırmaya çalışmaktadır.

Türk Milleti’nin Fransız, Alman, İngiliz, Rus, Çin milletinin meydana gelişi gibi tarihsel bir süreç sonucudur

Türk Milleti; Türk kurucu unsurunun, diğer Müslüman unsurlarla kurduğu sosyolojik, kültürel bir yapıdır. Irkçılıkla bir alakası yoktur. Selçuklu ve Osmanlı tarihlerinin evriminin eseridir. Anadolu insanına bir aidiyet duygusu vermede bu tarih çizgisi esastır.

Her devletin içinde birbirine her yönden benzemeyen yurttaşlar vardır. Ve her zaman olacaktır. Evli çiftlerin arasında bile benzeşmeyen yanların bulunması doğal sayılır. Öyle ki yaşamları sabah yediklerinden, akşam yatağa giriş biçimine kadar ortak yönleri sayesinde evlilikleri sürüp gitmektedir.

Her toplumda; ortak yönlerle, farklılıklar birlikte yaşar. Ancak bu farklılıkları olduğundan fazla büyütmek kişisel düzeyde bir hastalıktır. Bu kişisel düzeyde olduğu gibi küçük veya büyük kümeler, yani halklar arasında da olabilir. Bu daha çok biz diyenlerle onları ayırmaya çalışan bir anlayıştır.

Ruhbilimci Sigmund Freud; bu biz-onlar yabancılaşmasına Küçük Farklılıklar Narsizmi diye bilimsel bir ad koymuştur. Narsizmin sözlük anlamı kendine hayran olmadır. Başka bir deyişle başkalarındanfarklı olan küçük yanlarını abartmak ve onlara bir çeşit aşık olmaktır. Freud, bu eğilimi farklılık ve düşmanlık duygularının temeli diye tanımlamıştır.

Freud bu tanımıyla; toplumsal rahatsızlığa bir ad koymuştur. Oysa, Jonathan Swift aynı konuyu daha çok çocukların okuduğu Gülliver'in Seyahatleri kitabında Liliput ve Blefuscu adındaki iki devletin aralarındakiçok uzun süren savaşın sebebi olarak tanımlamıştır. Kitapta, bu savaşın nedeni şu anlaşmazlığa bağlanmıştır:

"Yumurta neresinden kırılmalı? Sivri ucundan mı yoksa daha yassı olan gerisinden mi?" Bu yüzden çıkan ve aylarca süren savaşta büyük felaketler yaşanır. Bu romanda da belirtilmeye çalışıldığı gibi; çatışan iki küme saçma bir görüşü göz ardı etmek yerine, bu uğurda kan dökmeyi tercih etmektedir.

Yakın ve uzak tarihte bu saçmalıkların çıkarttığı birçok savaş vardır. Latin katolikleri İsa'nın çarmıha gerilmesinin sembolü olarak göğüslerinde haç biçiminde istavroz çıkartırlar, kenellerini önce sola sonra sağa götürürler. Bizans katolikleri ise önce sağa sonra sola götürürler ki küçük' farklılık buradadır. Ama bu yüzden savaşmışlardır.

Küçük farklılık narsizmine bir çok örnek verilebilir. Aynı dili konuşup aynı dinden olan Araplar, peygamberin en yakın 4 arkadaşından Ömer, Osman ve Ali’yi ve torunlarını katlettiler. Abbasiler iktidara gelince Emevi liderlerini mezarlarında çıkararak vahşice cezalandırdılar.

Afrika’da; Hutiler veTutsiler arasındaki fark ise sivri ve yassı burun şeklinin abartılmasındanbaşka bir şey değildi.

Pakistan’da; Müslüman doğu Bengalliler kendilerine ayırım yapıldığını iddia ettiler. Daha sonraki süreçte bu bölge 1971 'de Bangladeş'i kurdu.

Hindistan'da; Gucareti ve Mahastıran kadınları her ikisi de Hindu’dur ve iki ayrı ama birbirine yakın dil konuşurlar. Genel görünümleri de aynıdır. Ancak, birinciler sari denilen giysilerini sağ omuzdan diğerleri sol omuzdan geçirirler. Ama yine de bu küçük farklılığı çok önemserler. Yine; Sikhler, çok uzun saç ve sakallarıyla diğer Hindulardan farklılıklarım ortaya çıkartarak Hindistan'da ayaklanır. Hindular Sikhli kıyımıma girişir. Bunun sonucunda, Sikhler tanınmamak için saçlarını ve sakallarını kesmek zorunda kalır.

Atlantik kıyısındaki Fas ve Moritanya'dan, Hint Okyanusu kıyısındaki Somali ve Umman'a kadar Arap toplumlarını- birbirine bağlayan Arapça dil’idir.

Irak’ta; Talabani ve Barzani aşiretleri birbirini kendi dillerinde konuşarak anlamazken, aralarında ortak dil olarak Arapçayı kullanıyorlar.

Türkiye’de hangi Kürtçe?

Zazaca, Kırmançca, Bohtanice, Solhanice, Dimilli lehçeleri ve yine kendi içlerinde ağızlar varken kim hangi dil eğitimi verecek?

İslam dini eğitimde verilecekmiş? Kim hangi dini anlatacak?

İlahi mesaja dayalı İslam mı?

Arapçı İslam mı?

Ilımlıcıların İslam’ı mı?

Hıristiyan ve Musevilerle birleştirilerek sunulan Diyalogcuların İslam’ı mı?

Çalma çırpmanın, yalan söylemenin doğal görüldüğü Münafıklar İslam’ı mı?

İnsanları bölen birbirine düşüren katlettiren linç ettiren Fasıkların İslam’ı mı?

Çarpık düşünceli tiplerin; anladığı, algıladığı, yaşam felsefesi yaptığı İslam çeşitleri ortada.

Akıl, bilim, teknoloji, paylaşım, adalet, sosyal refah kavramları anlam ifade ediyor mu?

Günün Sözü: Düşüncesi sakat olan insanın, kin nefret ve öfke içinde olması kaçınılmazdır.

Erdoğan’ın papayla görüşmesine kızan Hollanda büyükelçisini geri çekti!

1959’dan sonra ilk olma özelliği taşıyan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tarihi ziyaretinde, Vatikan sınırları içinde ilk kez Türk bayrağı dalgalandı. Ziyaretin ortak temasını Kudüs kararı oluşturmuştu. İlk kez Türkiye’nin liderliğinde İslam ülkeleri ile Vatikan ve Hıristiyan ülkelerin çoğunluğu abd başkanı Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesine birlikte hayır dediler. Vatikan Erdoğan’ı karşılamak için olağanüstü önlem aldı. Hatta öyle ki, Polis yetkilileri, Erdoğan’ı ve beraberindeki heyeti korumak için alınan bu tedbirlerin, Avrupa Birliği’nin (AB) kurucu anlaşması kabul edilen Roma Anlaşması’nın 60. yıl dönümünü münasebetiyle geçen Mayıs ayında bu kente gelen AB üyesi ülke liderleri ve AB kurumlarının başkanları için alınanlarla benzer olduğunu açıkladı. Hatırlarsanız 27 lider ve üç kurumun başkanları, Vatikan’da Papa tarafından da kabul edilmişti.

Erdoğan’ın Vatikan’da Papa ile görüşmesine Trump’ın bozulacağını beklerken Hollanda’nın bu bozulma önceliğini Trump’a kaptırmaya niyetinin olmadığı, Hollanda Dışişleri Bakanlığının, Türkiye’deki büyükelçisini resmi olarak geri çektiğini açıklamasıyla anlaşıldı. Bakanlık açıklamasında Türkiye’nin de Hollanda’ya yeni büyükelçi atamasınının kabul edilmeyeceği, Türkiye ile konuyla ilgili görüşmelerin durdurulduğu belirtildi. Mart ayında, Türk bakanların Hollanda’da yapacağı toplantıların engellenmesi üzerine Türk tarafı, Hollanda’nın Ankara Büyükelçisi’nin Türkiye’ye alınmayacağını deklare etmişti. Hollanda hükümetiyle yaşanan krizde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, gittiği Rotterdam’da Hollanda polisi tarafından ülke dışına çıkarılmıştı.(1) Türkiye Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın, polis zoruyla sınır dışı edilmesi nedeniyle Hollanda aleyhine dava açmış, yapılan uygulamayla ilgili Nazi benzetmesinde bulunmuştu. Hollanda hükümeti ise Kaya’nın sınır dışı kararının doğru olduğu görüşünde ısrarını sürdürmüştü. İlişkiler maslahatgüzar düzeyinde Gelişmeler üzerine Türkiye, ülke dışında bulunan Hollanda’nın Ankara Büyükelçisi’nin dönmesini istememişti. İki ülke, krizden bugüne diplomatik temsilini karşılıklı olarak maslahatgüzar düzeyinde tutuyordu.(2)

Hollanda hükümetinin aldığı karar “Hollanda ile Türkiye son dönemde çeşitli düzeylerde görüşmeler gerçekleştirdi. Bu görüşmeler şu aşamada, ikili ilişkilerin normalleşmesi yönünde bir perspektifi henüz sunabilmiş değil. [Dışişleri Bakanı] Zijlstra, ‘Türkiye ile Hollanda arasındaki görüşmeler birbirimize yaklaşmak için bir fırsat sunuyordu ancak normalleşmenin nasıl gerçekleşmesi gerektiği konusunda bir yöntem üzerinde anlaşamadık’ dedi. Dolayısıyla, Hollanda hükümeti Mart 2017’den bu yana Türkiye’ye alınmayan Ankara Büyükelçisi’ni resmen geri çekme kararı verdi. Hollanda’nın Türkiye’de bir büyükelçi bulundurmadığı süre boyunca, Hollanda Türkiye’nin yeni bir büyükelçisinin Hollanda’daki görevlerini üstlenmesine de izin vermeyecektir. Bu mesaj kısa süre önce Lahey’deki Türk maslahatgüzarına da iletildi. Bu durum, Türkiye’yle görüşmelerde bir duraklamaya yol açmış bulunmaktadır.” ifadesiyle dünya kamuoyuna duyuruldu.
Hollanda’nın Türkiye’ye karşı iyi niyet beslemediği; Suriye’den yönelecek balistik füze saldırısına karşı Ocak 2013’te Türkiye’yi korumak amacıyla yerleştirilen Hollanda’ya ait Patriot bataryalarının, Ağustos 2014’te Hollanda Hükümetinin, Patriot hava savunma sistemlerini geri çekme kararı almasıyla ortaya çıkmıştı.(3) Patriot krizini Hollanda Hükümeti’nin, Türkiye kökenli dini oluşumlara yönelik “paralel toplum” araştırması nedeniyle Ankara ve Lahey ilişkilerinde ortaya çıkan gerilimin tırmanması izlemişti. Sonrasında ise Avrupa’da son dönemde artan aşırı sağın yükselişi ve Türk siyasilerin referandum mitingleri arasında kalan gurbetçiler, Türk konsolosluğu önünde toplanmış, ancak Hollanda polisi atlar ve köpeklerle sert şekilde müdahale etmiş, gurbetçilere seslenmek için Hollanda’ya giriş yapan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, Rotterdam’da Hollanda polisi tarafından ülke dışına çıkarılmıştı. Gelişmeler üzerine Türkiye, ülke dışında bulunan Hollanda’nın Ankara Büyükelçisi’nin dönmesini istememişti.(4) Hollanda ve Türkiye büyükelçilerini karşılıklı olarak persona non grata ilan etti. Devletler arası ilişkilerde persona non grata “istenmeyen kişi”, bir ülkeye girmesi veya o ülkede kalması ülkenin yerel hükûmeti tarafından yasaklanan yabancı bir kişi. Kendisine verilen siyasi dokunulmazlık hakkı sayesinde tutuklama ve herhangi bir kovuşturmadan korunan yabancı bir diplomata herhangi bir ülkenin uygulayabileceği en ciddi kınama biçimi olarak kabul edilir. Şimdi iki ülke arasındaki kriz AB krizine dönüşür mü? Birlikte göreceğiz.
Bakınız:
1- http://www.haberturk.com/hollanda-hukumeti-turkiye-deki-buyukelcisini-resmi-olarak-geri-cekti-1825131
2- https://www.cnnturk.com/dunya/hollandayla-gerilim-turkiye-buyukelcisini-geri-cekti
3- http://www.abhaber.com/hollanda-turkiyedeki-patriotlari-geri-cekiyor/
4- https://tr.sputniknews.com/avrupa/201802051032111514-hollanda-turkiye-buyukelcisini-resmen-cekti/

Ömür Çelikdönmez