KÖŞE YAZARLARI

SİYASAL/EKONOMİK ŞEKİLLENDİRME

Belli odakların emireri olarak planlandığı gibi gücü/yetkiyi ele geçiren bir kesim diyor ki; artık kabul edin. Atatürk Cumhuriyet rejimi bitti, parlamenter sistemini yargı bağımsızlığını kuvvetler yarlığını hukukun üstünlüğünü, ifade ve düşünce özgürlüğünü unutun. Tek ses, tek yönetim tek oligarşik yapıya göre düşünmeye, yaşamaya alışın.

Bazıları da diyor ki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel yapısında, niteliklerinde ve işleyiş şeklinde yapılan anayasal değişiklikler, tekil devlet yapısını, bu yapının üzerinde durduğu, ulus devlet yapısını, laik devlet yapısını bozmuştur. Türkiye; sınırları tartışmaya açık bir ülke konumuna sokulmuştur. Cılız muhalefet olarak varlığımızı sürdürelim. Bir kesim de diyor ki; yapılması gereken yapılacaktır. Ancak varolan muhalefetle olmaz, olamayacağı ortaya çıkmıştır.

Küresel güçler; güvenlik ve refah içinde yaşayabilmek için, ilgi alanlarındaki ülkelerin konumunu, varlığını, izledikleri politikayı, uyguladıkları stratejiyi, ulusal çıkarlarına göre değerlendirerek hareket ediyorlar!.. Bu değerlendirme sonucunda bazen bir ülkenin siyasal açıdan yeniden şekillendirilmesi de bir hareket tarzı olarak ortaya çıkabiliyor!.. Bu yoldaki girişimler, siyasal şekillendirme hareketini oluşturuyor.

Siyasal şekillendirme; bir ülkenin yönetim şeklinin, siyasal, sosyal ve ekonomik yapısı’nın ve sınırlarının değiştirilmesini kapsıyor.

Siyasal şekillendirme bugün Avrupa'dan Ortadoğu'ya, Ortadoğu'dan Türkiye'ye kadar her yere uzanıyor.

Avrupa'yı şekillendirme girişimleri

Avrupa'da tarihin her döneminde var olan siyasal şekillendirmenin ilk kapsamlı örneği, 1648'de Vestfalya Antlaşması ile yaşandı. Antlaşma , Avrupa'da ulus devlete geçiş sürecini hızlandırdı!.. 1815'te toplanan Viyana Kongresi , Avrupa'da Napolyon 'un bozduğu siyasal resmi tekrar oluşturma kararı aldı!.. 1878 Berlin Antlaşması , Osmanlı'nın Avrupa'daki yaşam alanını sınırlandırdı!.. 1920 Versay Antlaşması Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya'yı yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı!.. St. Germain, Trianon, Neully antlaşmaları, savaş sonrası Avrupa'da yeni sorunlara yol açtı!.. Sevr Antlaşması Osmanlı İmparatorluğu'nu parçaladı. Türk Milletinin yaşama hakkını elinden almaya kalktı.

1939'da Avrupa'yı işgale kalkışan Hitler, kıtada birçok ülkenin toprağını Almanya’ya kattı.

1945'te savaş sona erdiğinde, Avrupa'da ABD ve SSCB nüfuz alanları ortaya çıktı. Demirperde gerisindeki devletler Sovyetler'in gölgesinde kaldı. Bu resim Soğuk Savaş dönemini başlattı.

XX. yüzyılın son çeyreğinde SSCB dağıldı. Doğu Avrupa ülkeleri Sovyet baskısından kurtuldular. İki Almanya birleşti. Avrupa daha istikrarlı bir siyasal yapıya kavuştu. Yugoslavya’nın parçalanması ve Balkanlar'da ortaya çıkan anlaşmazlıklar bir yana bırakıldığında, XX. yüzyılın sonunda Avrupa'nın siyasal resmi, Avrupa Birliği ile büyük ölçüde tamamlanmış oldu.

Ortadoğu'yu şekillendirme girişimleri

Ortadoğu'da ilk büyük siyasal şekillendirme girişimi Birinci Dünya Savaşı'yla başlamıştı!.. İngiltere ve Fransa ulusal çıkarlarını gerekçe göstererek 1914'ün sonunda Ortadoğu'yu işgal ettiler. Savaş sonrasında bölgede Osmanlı toprakları üzerinde, halkı Araplardan oluşan 11 ayrı devlet kurdular.

İkinci girişim, Arap-İsrail Savaşları sonrasında yaşandı (1948-1973). Batı bloku bir anlamda İsrail’in varlığıyla Ortadoğu'ya taşındı.

Son girişim ise 2003'te ABD'nin Irak'ı işgal etmesiyle başladı. Aslında bu çok önceden tasarlanmış bir hareketti. İşgal; Fas'tan Çin sınırına kadar uzanan alanda, 22 ülkenin siyasal ve ekonomik coğrafyasının değiştirilmesi" olarak tanımlanan bir projeye göre gerçekleştirilmişti.

Projenin esas amacı, bölgenin ekonomik kaynaklarından yararlanmak ve Ortadoğu kaynaklı teröre mani olmaktı!.. Büyük Ortadoğu Projesi adı verilen bu projedeki ülkelerden biri de Türkiye idi.

Türkiye'yi şekillendirme girişimleri

Türkiye; Mısır ve İran ile birlikte, Ortadoğu'da dengeyi sağlayan, bölgesel güç niteliğindeki üç ülkeden biriydi. Projenin yaşama geçirilmesinde ve sürdürülmesinde etkin rol oynayabilecek konumdaydı. Eğer Türkiye şekillendirilebilirse projedeki diğer ülkeler için de bir model yaratılmış olacaktı.

Avrupa Birliği de ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne onay veriyordu. Çünkü AB ve ABD'nin amaçları çoğu yerde örtüşüyordu. Hedef Türkiye'yi şekillendirmekti. Eldeki olanaklar ise Türkiye'nin AB üyeliği, Ilımlı İslam ve Bölücü/ayrılıkçı hareket idi!..

Siyasal şekillendirme Türkiye'de bugünkü iktidarın ilk 5 yıllık döneminde ivme kazandı. ABD katkılarıyla yaygınlaştırılan dinsel kökenli siyasal hareket, yani Siyasal İslam,  Türkiye'nin siyasal açıdan şekillendirilmesi ve laikliği aşındıran Ilımlı İslam’a geçilebilmesi için elverişli koşullar yarattı.

Hareketin ideolojisinde yer alan ulusalcılık karşıtlığı, ABD ve AB'nin isteklerinin hükümet tarafından kabul edilmesine olanak sağladı!.. Siyasal iktidar, AB ve ABD'den sağladığı kapsamlı destekle, Türkiye'de Cumhuriyetin temel değerlerini ve Cumhuriyetin kazanımlarını savunan kişi, kurum ve kuruluşları karşısına aldı, zaman içinde komplolarla kumpaslarla tasfiye etti.

Gelinen nokta

Türkiye bugün uluslararası boyutta siyasal şekillendirme girişimlerine hedef olan bir ülke durumundadır. Türkiye'de; demokratikleşme, değişim, reform, yeniden yapılanma olarak adlandırılan bir dizi değişiklik faaliyetinin ardında, dış kaynaklı siyasal şekillendirme yürütülmektedir.

Türkiye'yi değişik alanlarda etkileyen bu girişim, devlet yapısı yanında toplum dokusunda da kapsamlı değişiklikler getirmiştir.  Anayasadan, ülkenin yönetim şekline kadar; hukuk sisteminden eğitim sistemine kadar her alanda geniş boyutlu değişiklikler sürmektedir.

Günün Sözü: İstediğini düşünebilirsin ancak yapmaya karar verdiğini iyi düşünmelisin.

TÜRKMEN MECLİSİ MUAMMASI

Uzun yıllardan beri atıl durumda olan ve misyonunu kaybeden Irak Türkmen Meclisi’nin yeniden yapılanması veya daha sağlıklı esaslar dahilinde günümüz şartlarına göre yeniden kurulması artık zaruret haline gelmiştir.
Bu bağlamda İstanbul’da yerleşik Türkmeneli Stratejik Araştırma Merkezi’nin davetlisi olarak 02 Eylül 2018’de Ankara’da ve 06 Ekim 2018’de İstanbul’da yerleşik sivil toplum kuruluşları başkanlarının yanı sıra bazı kanaat şahsiyetlerinin katılımlarıyla yapılan her iki toplantıda; Türkmenlerin bugünkü durumu, Kerkük’te Türkmen Meclisinin ve Türkiye’de bir İstişare Kurulunun kurulması konuları görüşülmüştür. Diğer bir ifadeyle İstanbul toplantısı Ankara toplantısının devamı olmuştur.
Aslında Kurultay ve Türkmen Meclisi projesi yeni değildir. Daha önce de Stratejik Araştırma Merkezi tarafından yeni bir yaklaşımla siyasi, sosyoekonomik, eğitim, kültürel ve insani tüm meselelerimizi ve toplumun her kesimini içine alan, hiçbir şekilde yardım talep etmeden kendi irade ve imkanları ile 17-20 Ekim 2014 tarihleri arasında Kerkük’te bir Kurultay yapılması planlanmıştı. Ne yazık ki bunun gerçekleşmemesi için Irak’ın içinden ve dışından bazı çevrelerin devreye girmesi sonucunda Kurultay-Meclis Projesi belirsiz bir tarihe ertelenmiştir.
Şimdi de konuyla ilgili dikkatleri iki nokta üzerinde yoğunlaştırmak isterim. Neden söz konusu Merkez tarafından 2 Eylül’de Ankara’da Meclis kurulmasıyla ilgili yapılan toplantının ardından çeşitli aksiyonlar ortaya çıkmıştır. Yoksa 2014’de olduğu gibi erteleme veya sulandırma amacıyla yapılıyorsa çok hem de çok üzücüdür. Diğer taraftan her iki toplantının da bazı aktif çalışmalara vesile olmuşsa da sevindiricidir. Ancak gereksiz eleştiriler ve içi boş bildirilerle uğraşmayalım.
Yukarıda sözü edilen Merkez tarafından ve Türkiye ile Avrupa’da yerleşik yaklaşık 10 sivil toplum kuruluşunun onayıyla yayınlanan duyuruyu kısaca özetleyecek olursak;
-Türkmen toplumu gelecekleriyle ilgili büyük bir kaygı içerisindedirler,
-Türkmen davası mezhepçiliğe, ayrımcılığa izin vermeden milli esaslara dayalıdır,
-ITC’nin Genel Kurulu gerçekleştirilerek yeniden yapılanması sağlamalıdırlar,
-Türkiye’de bir İstişare Kurulunun oluşturulması için Hazırlık Komisyonu kurulmuştur,
- Meclisin yasama ve denetim görevlerinin yanı sıra siyasi, koordinasyon, sosyoekonomik, kültür, eğitim ve benzer ihtisas kurulları oluşturulacaktır,
-Türkmeneli Stratejik Araştırma Merkezi Kerkük’te düzenlenecek olan Kurultayın idari ve mali yönüne katkı sağlayacaktır.
Duyuruda ana hatlarıyla yer alan Kurultay ve Meclisle ilgili sorgulamalara karşın bazı hususların altını çizmekte yarar vardır. 

Bize göre Türkmen Kurultayı delegelerinin Türkmeneli Bölgesindeki illere göre 450 ile 500 kişiden oluşması uygun olacaktır. Kurultay delegeleri seçimi ise, Türkmeneli Bölgesinin tüm kesimlerini kapsayan illerdeki nüfus yoğunluğuna göre belirlenmesi öngörülmüştür. 
Buna göre; Kerkük’ten 135, Musul-Telafer’den 130, Selahaddin’den 50, Erbil’den 50, Diyale’den 25, Bağdat’tan 25, Türkiye ve Avrupa’dan 35 kişilik delege sayısı tespit edilebilir.
Irak’ta yerleşik siyasi parti ve sivil toplum kuruluşları Başkan ve Yardımcıları Kurultayın tabii delegeleridir. Geri kalan delegelerin seçimi ise her ilde siyasi ve sivil toplum kuruluşları temsilcilerinden oluşturulacak veya kurulacak komisyonlar tarafından belirlenecektir. Türkmen Kurultayı tarafından belirlenecek Türkmen Meclisi üye sayısının en az 50 en fazla 70 kişiden oluşması ve bu sayının %90’ı, Türkmeneli bölgesinden %10’u ise Irak dışından seçilmesi uygun olacaktır.
Aynen Kurultayda olduğu gibi Irak’ta yalnız Türkmen Siyasi Parti Başkanları ve Kurultay tarafından uygun görülecek bazı kanaat önderlerinin Meclisin tabi üyeleri olmaları uygun olacaktır.
Netice itibariyle yukarıda sözü edilen projenin hayatiyete geçirilmesi Merkez’in dışında herhangi bir kurum veya kuruluş tarafından milli çizgimiz ve değerler doğrultusunda organize edilmeye çalışılması durumunda da her türlü maddi ve manevi yönden katkı sağlamaya hazır olduğumuzu söz konusu Merkez adına kamuoyuna duyurmak isterim.

Dr. Cüneyt Mengü

KERKÜK ÜZERİNDEKİ OYUNLAR

Bir Türkmen şehri olan Kerkük, jeo-ekonomik özelliklerinden dolayı 20. Yüzyılın her döneminde küresel güçlerin odak noktası olmuştur.
Irak’ın toprak bütünlüğünün teminatı ve simgesi olan Kerkük, Merkezi Hükümetten ayrılması durumunda gerek Türkiye gerekse bölgenin güvenliğini tehdit edeceği kaçınılmaz olacaktır. 
Kerkük başta olmak üzere Türkmeneli meselesi bir Irak sorunu olmasına rağmen bazı çevrelerin Türkiye’nin stratejik politikalarıyla ilişkilendirme çabaları sonucunda sürekli göz ardı edilmişler, namütenahi haksız baskılara maruz kalmışlar ve Irak’ta siyasi denklemlerin dışında tutulmuşlardır.
Son 20 yıl içerisinde ABD’nin ayak oyunları kapsamında yaşanan bazı olaylar incelendiğinde;
1991’de ABD idaresinin yönlendirmesi, Türkiye’nin katkısı ve BM’in 688 no.lu kararıyla 36. Paralelde yalnız Kürtler için güvenli bölge oluşturuldu ve yine Türkiye’nin desteğiyle bölgede Çekiç Güç konuşlandırıldı.
Paralelin dışında kalan Kerkük ile birlikte 400 bin nüfuslu katkısız Türkmen şehri olan Telafer ve Musul civarındaki diğer Türkmen köyleri paralel kapsamında yer almalarına rağmen Güvenli Bölge’ye dahil edilmediler. Ankara’nın üst düzey yetkilisine Kerkük sorulduğunda durumun geçici olduğu ifade edilmiştir.
1998’de iki Kürt liderin kırmızı Türk pasaportuyla ABD Dışişleri Bakanı’nın davetiyle Washington’ı ziyaretleri sırasında Erbil’deki ITC binalarına saldırılar düzenlenmiş ve Washington Anlaşması ile 1996’da Türkmenlerin de içinde yer aldığı Ankara Mutabakatı da devre dışı bırakılmıştır.
1999’da ABD Kongresi’nin onayladığı Irak’ı Kurtarma Yasası uyarınca aralarında KYB-KDP’nin de bulunduğu 6’lı Muhalefet Başkanlık Konseyine, Barzani’nin vetosuyla Irak Türkmen Cephesi’nin yerine Irak Kürdistan İslami Hareketi dahil edildi.
Konsensüs prensiplerine dayalı Washington süreci günümüze dek geçerliliğini korumaktadır.
1999 New York Toplantısı’nda Ankara’ya verilen söze rağmen yine Türkmen temsilcisinin alınmaması ve 65 kişilik Muhalefet Merkez Komitesine sadece 4 Türkmen delegeye yer verilmesine karşın yapılan sert tepkiler de sonuç vermedi. ABD’li Richardone ise: “Konuyu Ankara ile görüşürüz.” ifadesini kullanmıştır. Benzer tutum aynen yine Barzani vetosuyla Eylül 2002’de Londra’daki toplantıda da tekrarlandı.
29 Ocak 2003’de Wesley Clark’ın Davos’ta yaptığı konuşmada; “ABD’nin Irak’a kuzeyden değil güneyden gireceğini ve Türkiye’nin devre dışı kalacağını” belirtmişti. Yani 01 Mart Tezkeresi TBMM’den geçmiş olsaydı bile durum değişmeyecekti.

ABD’nin 2003’te Irak’ı işgali öncesinde Ankara’da 07 ve 17 Mart 2003 tarihlerinde yapılan toplantılarda her iki Kürt partisinin (KDP-KYB) Kerkük’e girmeyeceklerine dair taahhütlerine rağmen imzalarının arkasında durmadılar.
2003’te Ankara’nın ABD’nin Irak’ı işgaliyle defacto olarak kabul edilen Güvenli Bölge, 2005’te onaylanan anayasaya göre hem hukuksal zemine kavuştu hem de Kerkük dahil ihtilaflı bölgeler adı altında federatif sistem içindeki 140. maddeyle  IKBY’ye bağlanması planlandı.
2011’de bir küresel güç projesi olarak ortaya çıkan IŞİD, önce Kuzey Suriye’nin tamamını daha sonra Irak topraklarının %40’ını kontrolü altına almıştır. Daha sonra ABD desteğiyle IŞİD’in Suriye’de işgal ettiği topraklar PKK uzantısı PYD-YPG’ye ve Irak da KDP güçlerine teslim edildi. Bu arada IŞİD bahanesiyle Kerkük de KYB peşmergeleri tarafından işgal edilmiştir.
Kerkük, Ekim 2017’de tekrar Merkezi Hükümetin kontrolü altına girmiştir. Ancak geçen süre içerisinde gerek ITC yapısındaki sorunlar ve son seçim sonuçlarının sorgulanmasını bu yazının amacına hizmet etmediğinden şu anda değinmeyeceğim. Öte yandan Kerkük’ün tekrar ihtilaflı bölgeler içinde IKBY’ye bağlanması yeni kurulacak hükümet sürecinde pazarlık konusudur. Ayrıca ABD’nin Kerkük’e dönük yeni senaryosu, sözde bir otonom plan kapsamında Irak-Suriye arasındaki sınırı ortadan kaldırmak, Kobani-Deyrizor-Erbil-Kerkük-Süleymaniye’yi de içine alarak Kürdistan Projesini gerçekleştirmektir.
Kerkük Türkmeneli coğrafyasının kalbidir. Tekrar oyuna gelmeyelim. Ankara’nın ve Türkmenlerin bu oyuna alet olmaması için hali hazırda faaliyet gösteren kuruluşların acilen yeniden yapılanmaya gitmeleri ve tüm kesimleri kapsayan, partiler üstü bir büyük Türkmen Meclisinin kurulması zaruret haline gelmiştir.

Dr. Cüneyt Mengü
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

ABD-NATO VE TÜRKİYE

Atatürk’ün bağımsızlık temeline dayalı stratejik dış politikasını tersyüz etmiş ve ABD ile askeri ve eğitim 1939, 1947 anlaşmaları imzalanmıştı. Osmanlıyı parçalayan, Balkanlarda, Ortadoğu’da milyonlarca Türkü katleden, yakıp yıkan, işgal eden İngiltere ve Fransa ile anlaşmalar yapılmıştı.

1946 yılında 16 subay NATO eğitiminden geçirilmek üzere ABD ye gönderilmişti.
1950 yılında iktidara gelen Menderes ile de NATO ya girebilmek için orduda ABD karşıtı subaylar, generaller tasfiye edilmiş, ABD’ci komuta kademesi oluşturulmuştu.

Kore’ye asker gönderilerek yüzlerce askerin kaybı karşılığı NATO’ya girilmişti.

NATO Gladiosu oluşturulmuş, Türkiye’deki Amerikan karşıtı unsurlara karşı gayrinizami savaş teknikleri ile operasyonlar düzenlenmişti.

İstihbarat örgütü MAH, ABD ve İsrail istihbaratınca düzenlenmiş, eğitilmiş ve iç içe geçen yapı oluşturulmuştu.

Menderes iktidarına karşı Ordu içinde huzursuzlukların artması üzerine ABD, Gladio ile asker içi örgütlenme sağlanarak darbe yaptırılmıştı. Heyecanlı coşkulu bağımsızlıkçı subaylar da bu anaforun içine girmişti.

Türkiye, Şubat 1952’de NATO’ya girdi. Sadece 7 ay sonra, NATO, üsler kurdu.
1962’de Küba krizinde, ABD, Türkiye’de nükleer başlıklı Jüpiter füzelerini yerleştirmişti.
NATO Güneydoğu Kara Kuvvetleri merkezi İzmir’e taşındı. İzmir’e NATO Hava üssü kuruldu. Libya katliamlarını yapan hava harekatı, İzmir merkezli yürütüldü.

İzmir'de dağın içinde devasa büyüklükte bir NATO’nun Savaş Karargâhı, üssü var. Karargâh dağın altında. İçi şehir gibi, nükleer saldırıya dayanıklı, birkaç yıl yetecek kadar yiyecek stoku var. Spor salonları, atış poligonları var. Dağın içinde galerileri geniş, asansörler ve kapılar sensörlü. İzin aldığında bile bazı bölmelere girilebiliyor. Fotoğraf-video yasak. Komuta merkezi, uzay üssü gibi. Gökyüzünü tarayan radarları, İzmir limanının derinliklerini, akıntılarını gösteren zemin haritası var

1911 yılında Osmanlı-Türk toprağı olan Libya’nın işgali üzerine Mustafa Kemal dahil Türk askeri İtalyan işgaline karşı savaşa gittiler. Batı emperyalizmine karşı mücadele eden Türkiye yüzyıl sonra 2011 yılında bu kez haçlı-Batı emperyalistleriyle birlikte olup Libya’da katliamda ve kentlerin yakılıp yıkılmasında rol aldı.

Ecdadın tarihi çizgisine, kimliğine yani mazlumun yanında yer alıp zalimle mücadele anlayışına zıt bu ihaneti, tarihte affetmeyecek, Türk Milleti de affetmeyecektir.

Bakın; Türkiye’de örtülü ABD işgal üsleri nerelerde:
* Ankara, Karamürsel, Sinop, Hakkari, Hatay, Erzurum Kargapazarı; dinleme üsleri.
* Ankara Cevizlibağ, Elmadağ, İstanbul, İzmir; dinleme ve harekat merkez üsleri.
* Adana-Hatay Toroslar; CIA, Gladio eğitim üssü.
* Tekirdağ Çorlu Havaalanı; Lojistik destek üssü.
* Konya; AWACS erken uyarı uçakları bu üste.
* Gaziantep-Batman Havaalanı; Lojistik destek amaçlı havaalanları. Heronların üssü.
* Sabiha Gökçen Havaalanı; Lojistik destek havaalanı.
* Mersin Taşucu Limanı; Limanda liman ve helikopter pisti var.
* İskenderun Limanı; Türkiye’nin en geniş konteynır alanına sahip bulunuyor.
* Adana İncirlik; Nükleer bombaların yer aldığı, ABD’nin bölgedeki tek harekat üssü.
* Diyarbakır; Hava üssü, NATO askeri var.
* Şırnak-Silopi; Lojistik depolama yeri.
* Mardin; İncirlik Üssü’ne ve İskenderun’a gelen ABD asker ve teçhizatları için geçiş yeri.
* Şanlıurfa; yakıt ikmal üssü.

İşbirlikçiler için, Batı-haçlı savaşlarını sürdürenlerin dostu derken, boşuna mı diyoruz.
Bir de siz düşünün olmaz mı?

Günün Sözü: Kişinin söylediğine değil de icraatlarına bak kim olduğunu anlarsın.

FIRAT’IN DOĞUSU VE GÜVENLİ BÖLGE MESELESİ

Geçen haftaki “Soçi Mutabakatı’nın Yansımaları” başlıklı yazımızın sonunda, “Netice itibariyle Ankara için İdlib’den ziyade en büyük tehdit Fırat’ın doğusundaki PKK uzantısı PYD-YPG terör örgütlerinin varlığı ve ABD’nin lojistik desteğidir.” ifadesi yer almıştır. 
Ankara tamamen bu sıkıntının farkında olmasının sonucudur ki Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN 25 Eylül’de Newyork’ta BM Genel Kurulu’na hitaben yaptığı konuşmada Fırat Kalkanı, Afrin ve İdlib’de bölgesel askeri operasyonu da kapsayacak şekilde güvenli bölgeleri arttırmaya devam edileceğini dünyaya ilan etmiştir. Bu açıklamanın uluslararası alanlarda tartışmalara yol açabileceğini tahmin etmek zor değil. 
Bilindiği gibi Ankara, 2011’de Suriye’de başlayan iç savaşla eş zamanlı hem kendi güvenliği açısından hem de göç dalgasını önlemek amacıyla Suriye ile olan sınırın belirli noktalarında kurulmasını öngördüğü güvenli veya tampon bölge tesis etme arayışları, ABD başta olmak üzere uluslararası camia tarafından sürekli sonuçsuz bırakılmıştır.
Rusya da ABD’nin kontrolünde varlığını sürdüren PYD-PKK örgütlerinin rejim güçleriyle karşı karşıya gelmesini istememektedir. Çünkü bölgede herkesin amaç ve beklentileri birbirinden farklı olmakla birlikte bazı konularda birleşebilmektedirler.
Tampon, güvenli ve özerk bölge kavramları hukuki, terminolojik, içerik ve amaç yönlerinden birbirleriyle farklı anlamlar taşımaktadır. Tampon bölge, güvenliğin sağlanması amacıyla iki devlet arasında hudut boyunca askerlerden arındırılmış bölgedir. Türkiye bu fırsat ve imkanı Suriye ile ilişkileri bozulmadan yakalayabilirdi ve bugün sorunların büyük bir bölümü bertaraf edilmiş olacaktı.
Güvenli Bölge ise BM Güvenlik Konseyi kararıyla belirli bir bölgede insani yardım amacıyla güvenlik önlemlerinin sağlanmış olduğu bir alandır. Bu bağlamda 1991’de Ankara’nın katkısı ve bölgede 5 bin Türk askerinin konuşlandırılmasıyla ABD’nin öncülüğünde alelacele öngörülen tasarı, BM’nin 688 no.lu kararıyla 36. Paralelin kuzeyi ve 32. Paralelin güneyi önce uçuş yasağı getirildi ve daha sonra yalnız Kürtler için Güvenli Bölge oluşturuldu.
1992’de muhaliflerin Erbil’deki Selahaddin Toplantısı’nın bitiminde dönemin Cumhurbaşkanı merhum Turgut ÖZAL ile İstanbul Harbiye Orduevi’nde görüştüğümüzde Kerkük’ün neden güvenli bölgeye dahil edilmediğini, bu nedenle Türkmenlerin bölgede zayıf düşeceklerini söylediğimizde Sayın ÖZAL: “Ben Bush ile birebir görüşüyorum. Bu geçici bir durumdur. En fazla 6 ay devam edecek ve eski haline dönecek” yönünde bir ifade kullanmıştır. Güvenli Bölge 13 yıl devam etti ve Saddam sonrası daha da güçlendi. Durum ortadadır. Ankara benzer bir durumun Suriye’de tekrarlanmaması gerektiğinin bilincindedir.
İşte şimdi de ABD,  Suriye’de Türkiye’nin denetimi ve nüfuzu dışında Irak modeline benzer bir yapının oluşturulması için çaba harcamaktadır. 
Öte yandan Washington Post gazetesine göre sözde PKK-PYD’liler, ABD’nin bölgede “Uçuşa Yasak Bölge” uygulamasını devreye sokması gerektiğini belirtiyorlar.
Hali hazırda Fırat’ın Suriye topraklarına girdiği noktadan itibaren Irak sınırına bitişik 300 km uzanan sınır hattının tümünün ABD himayesinde PKK uzantılı unsurlardan arındırılması söz konusudur. Ayrıca ABD’nin aynı bölgede 8 havalimanı ve farklı noktalarda askeri üsleri bulunmaktadır.
Türkiye ABD güçleriyle karşı karşıya gelemeyeceğine göre BM’nin 51. maddesinin ülkelere tanıdığı meşru müdafaa hakkını kullanarak ABD güçlerinin olmadığı noktalarda Türk askerini de Afrin ve Azez’de olduğu gibi konuşlandıramaz mı?
Bu sayede Türkiye’deki Suriyelilerin dönebileceği yeni bir alan yaratılacak ve terör sızmaları engellenmiş olacaktır. Ayrıca Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğü adına Astana sürecindeki tezleri öne sürerek destek alamaz mı?
Nasılsa Türkiye, koridorların birleşmesini engellemiş ve Irak sınırına yapılan operasyonlar ile Kuzey Suriye ile Kuzey Irak arasındaki bağlantıyı da kesmiş durumdadır.
Netice itibariyle Fırat’ın doğusu, önümüzdeki dönemde yalnız Türkiye değil bölge için yeni, sıcak bir krize dönüşmesi ihtimal dahilindedir.

Dr. Cüneyt MENGÜ
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

SOYTARILARIN MUHBİR ÇETELERİ

Siyasi ayrışmalar, çıkar ilişkileri, planlı programlı stratejik dış güç oyunlarıyla Türkiye belirsizlik içinde. Kimisi kriz, kimisi kaos, kimisi iç savaş kimisi, felakete doğru derken bir kesim ise herşeyin iyiye gittiğini söyleyebiliyor. Aksini ifade edenlere ise konuşma hakkı halkı bilgilendirme hakkı, yaşam hakkı ne yazık ki verilemiyor. Bir kesime göre; bürokrasi, güvenlik yargı başta olmak üzere devlet kurumları tahrip edilmeye devam ediyor. Siyaset alanı ise cılız seslerle varlar.

Türkiye ve bölge ateş altında.. Birileri vatanseverlere çamur atmakla meşgul..

Kimi İslam’ı, kimi özgürlükleri, kimi etnik kimlikleri istismarla meşgul.

Osmanlı çöküş döneminde de başrol oynayan İngilizler ajanlarıyla; işgale karşı mücadele eden başta Mustafa Kemal olmak üzere vatanseverlere çamur atma ve itibarsızlaştırma çabasına girişmişlerdi.

Ne ilginç bugün de; İslam’ın sevgi, barış, kardeşlik, eşitlik, özgürlük özelliklerini bir tarafa bırakıp yalancılığı, hırsızlığı, vahşeti, katliamı çağdışılığı benimseyenler var.

Aynı şekilde Atatürk’le alakaları olmayan ama kendilerine Atatürkçü diyerek kirli kimliklerini gizleyen İngiliz kökenli, İngiliz istihbarat eğitimi alan ajanlar, itibarsız soytarılar; Türk Milleti-vatan-devlet-bayrak-bütünlük-çağdaşlık mücadelesi verenlere karşı aynı ihanet iftiralarıyla meşguller.

Onlar ki; şikayet eder, iftira atar, hakaret eder.

Onlar ki; güven duyulan saygın insanları küçük düşürtmekten zevk alırlar.

Onlar ki; yalan söylemekten gerçek dışı yazmaktan, aldatmaktan kandırmaktan haz duyarlar.

Rekabet, kıskançlık, güç yetki elde etme isteği, popüler olma, ciddiye alınma, gündemde kalma isteği; iftira atma alışkanlığını artırıyor. Kavram karmaşası yaratma mekanizması işlemeye başlıyor. Ortaya atılan iddialar, sapla samanı iç içe geçiriyor.

Kıskançlık hastalığına yakalananların göstermek istedikleri kendilerini gündemde tutmaktır.

Oysa komik duruma düşerler. Alay konusu edilirler farkında değildirler.

TDK’ye göre komploculuk, ‘bir kimseye, bir kuruluşa karşı toplu olarak alınan gizli karar, gizli düzen’ anlamına gelmektedir.

Bu bir komploculuk hastalığıdır. Bu hastalığın ulaşacağı sonuç, kendi sorunlarının suçlusu olarak gördüklerine karşı sürekli kin ve öfke duymak, hırçınlaşmak ve gizliden gizliye çaresiz ve ezik bir ruh haletine bürünmektir.

Eğer bir yerde komplo var ise orada dürüstlük, ahlak, hak, adalet yoktur.

Üreten, dürüst, namuslu, ahlaklı kişileri suçlayarak zan altında bırakmak, komplocuların kişisel tatmin yoludur.
İftiracı komplocularda; ruhsal bozukluk, kişilik bozukluğu vardır. Şikayet etmek, suçlamak, iftira atmak, başarı karşısında eziklik duyanların yoludur.


Kimler iftira atar?

Çamur at izi kalsın anlayışı ile;

- itibar kazanmak isteyenler

- adam yerine konulmak isteyenler

- bağlı oldukları merkezlerin direktiflerini yerine getirmeye çalışanlar-

- saygın kişilerin sırtından gündemde kalmak isteyenler

- lekeli ve özürlüler

- itibarı saygınlığı kalmamış olanlar

- ciddiye alınmayanlar

- popüler olmak isteyenler

yazılı ve görsel medya yanında internet medyasında da yer alıyor.

İnternet fareleri işbaşındadır.

Karanlık dehlizlerde görevlendirilenler, yaşam alanları olan lağımlarda zehir üretim odaklarında aldıklarını görevleri gereği kusuyorlar.

Bu kişilerin yaptığı; bağlı oldukları merkezlerin direktifleri doğrultusunda iftira atarak adam yerine koyulma çabalarıdır. Yaptıkları itibarsızlaştırma ve değersizleştirme operasyonudur.

Aciz ve zavallı kişilerin, düşünceleri fikirleri olmayanların, alternatif fikir üretemeyenlerin yapacağı aciz bir tavırdır.

Yıpratıcı, sindirici sözler söyleyenler, yazılar yazanlar bir tezgahın parçalarıdır.

Yalan yanlış bilgilerle çamur atanlar bir süre sonra kendileri o çamurun içinde boğulurlar.

Üretken duyarlı olan kişilere çamur atmayı kendine alışkanlık edinmiş biri ile muhatap olmanın anlamı yoktur.

Yine yalakalıkla bir şey elde edemeyenlerle muhatap olmanın anlamı yoktur.

Yine popüler olmak isteyen birinin suçlamalarını cevap vermeye değmez.

Yine kişiliği bozuk tipleri de ciddiye almaya gerek yoktur.

Unutulmamalıdır ki;

Aciz insan şikayet eder

Basit insan iftira eder

Asil insan idare eder

Mevlana’nın dediği gibi ifade etmek gerekir.

Suskunluğum asaletimdendir

Her lafa verilecek bir cevabım var.

Lakin bir lafa bakarım laf mı diye.

Bir de söyleyene bakarım adam mı diye



GüNün SöZü: Hainlere, soytarılara zaman ayırma, insan olmanı unuttururlar.