KÖŞE YAZARLARI

Suriye'deki kimyasal saldırı

ABD'nin Duma'ya yapılan kimyasal saldırıya misilleme olarak Suriye'ye öngörülen askeri harekatın yansımaları dünya gündemini yoğunlukla meşgul etmekte iken dün sabah saatlerinde Suriye'deki askeri üslere ABD öncülüğünde, İngiltere ve Fransa katılımıyla 59 Tomahawk füzesi fırlatıldı. Saldırıda başkent Şam'daki ve Humus'taki askeri noktalar ve kimyasal depolar hedef alındı.

Trump'ın "Akıllı füzeler geliyor, hazır ol!" yönündeki kafa karıştıran sözlerinin ardından uluslararası iş birliğinin devam etmesinin gerekli olduğu yönünde ılımlı ifadeleri, yaşanan gerilimi kısmen yumuşattıysa da yeni tweetinde "Saldırı ne zaman olur söylemedim belki çok yakın belki değil" söylemi, yapılan askeri harekatın işareti olmuştur. Nitekim ABD'nin bölgedeki 6. Filosuna ek olarak 8. Filoyu da Doğu Akdeniz'e göndermesi ve buna karşılık Rusya'nın da 15 Rus savaş gemisini Suriye'deki Tartus limanındaki üsten ayrılıp açık denize açılması harekatın başlayacağının da göstergeleri olmuştur.

Bu durum siyasi ve askeri uzmanlar tarafından endişeli analiz ve yorumlar yapılırken başta Fransa ve İngiltere harekata fiilen katılırken Batı'nın tamamının askeri operasyondan yana olmaları krizin boyutunu daha da artırmaktadır.

Her ne kadar kimyasal saldırılarla ilgili şüphelerin Suriye rejimi Esad üzerine yoğunlaşsa da Moskova Duma'da kimyasal silah kullanılmadığı iddiasında kararlı olmakta, varsa muhalifler tarafından yapıldığını ileri sürmektedir.

Duma'ya yapılan saldırı sonucu ortada ölü sayısı 80 civarında, gazdan etkilenen 300'e yakın kadın, çocuk ve erkeğin olduğu halde Rusya, BM Genel Konseyi'nde ABD tarafından hazırlanan ve Duma'daki saldırıya ilişkin soruşturma başlatılmasını öngören karar tasarısını veto etti.

Duma'ya yapılan son kimyasal saldırı yeni değil, benzerleri 2013'te Guta'ya yapılan saldırıda 1400 kişi, 2017'de İdlib'te yüzlerce kişi hayatını kaybetti.

Kaynağı Arms Control Association, AFP, White House olan haritada görüldüğü gibi zehirli kimyasal gazların kullanıldığı iddia edilen renkleriyle çeşitlerine göre işaretli noktalarda yer almıştır. Zehirli kimyasal gazların içinde sarin gazı (sinir gazı) ağırlıklı olmakla birlikte sülfür, fosfor, klorin vd. yer almaktadır. Kim ne derse desin öteden beri Suriye rejiminin kimyasal silah cephanesine sahip olduğu kanaatindeyim. Bu nedenle söz konusu kimyasal kapasitenin uluslararası camia tarafından mutlaka ortadan kaldırılması gerekmektedir.

Esad rejimi geçen 3 ay içerisinde Burseya'yı ele geçirmiş, Şam yakınlarındaki yıllardır abluka altında tuttuğu Doğu Guta'ya, Astana anlaşmasıyla çatışmasızlık bölgesi ilan edilmesine karşılık, şiddetli saldırılar düzenlemeye devam etmiştir. Muhaliflerin son kalesi Guta'nın tamamı nihayet Şam rejimine geçmiştir.

Bazıları tarafından rejim'in Guta ve Duma'nın içindeki muhaliflerle anlaşıp beldeyi terk etme sürecini başlattığı bir sırada neden kimyasal silah kullanılsın sorusunu ileri sürmektedir.

Öte yandan Astana sürecinin Ankara'daki üçlü zirvenin Suriye'nin geleceğine dair varılan mutabakatın ABD'yi rahatsız etmesiyle bir senaryo sonucu kimyasal saldırının gerçekleştirildiği de iddia edilmektedir.

Kimyasal silah kullanıldığına dair kanıt bulunduğundan söz ediliyor. ABD Dışişleri Sözcüsü Nauret ve Macron Duma ilçesinde kimyasal silah kullanıldığının çok açık olduğunu iddia ettiler. Bu gerçeğin ortaya çıkmasıyla birlikte konuyla ilgili uluslararası örgütlerin önümüzdeki günler içerisinde peyderpey Duma'yı ziyaret edecekleri bildirilmektedir.

Diğer taraftan Uluslararası camianın da yıllardır zehirli kimyasal gaz üretimi ve kullanımını önleyecek bir caydırıcılığı yaratmamış olmaması ise düşündürücüdür.

Suriye'de yaşanan bu olaylar Türkiye'yi rahatsız etmektedir. Türkiye'nin bu hassas dönemde biri PYD-YPG, diğeri Esad'sız yönetim olmak üzere iki yol ayrımında dengeli politika üretmesi gerekmektedir.

Hali hazırda Suriye denkleminde önemli bir aktör olan Türkiye için ara buluculuktan söz ediliyor. Türkiye bu görevi herkesten daha iyi yapabilecek güce sahiptir. Bu bağlamda NATO genel sekreterinin yarın Ankara'yı ziyaret edecek olması büyük önem arz etmektedir.

Suriye'ye yapılan müdahale ile ilgili Ankara destek verirken Rusya; bunun hukuk ihlali olduğunu, saldırının Irak'ta ölen sivilleri unutturmak için yapıldığını, tamamının senaryo olduğunu ve Rusya ABD ilişkilerine büyük zarar verdiğini bildirmiştir. Bundan sonra Suriye'nin geleceği ile ilgili masada ABD, Fransa ve İngiltere de var artık.

 

Putin Suriye’nin vurulmasına neden izin verdi İran Suriye’yi terk etmezse ne olur?

ABD, İngiltere ve Fransa “triumvir”liği (üçlü yönetim) geçtiğimiz Cumartesi sabaha karşı Suriye’de önceden belirlenen, Rus ve Şam yönetimine saldırıdan bir hafta evvel bildirilen kimyasal silah üretim ve depolama merkezlerini vurdu. Saldırıdan bir gün önce saldırının sınırlı ve kısıtlı olacağını, Suriye güçlerinin zarar görmeyeceğini, saldırının boyutu, hedefi ve kullanılacak mühimmat konusunda Amerikalı ve Rus yetkililerin anlaştığını, Hollywood sinema endüstrisinin setlerinde çekilen savaş filmlerini aratmayacak bu senaryo vizyona girerse beni hatırlamanızı yazmıştım.(1) Sizleri yanıltmadım. Bu operasyonun olası sonuçlarına değinmeden, Çar Putin’in ve İran’daki Velayet-i Fakih rejiminin, Şam’ın şımarık çocuğu Esat’ın kulağının çekilmesine neden izin verdiğini sorgulayalım ne dersiniz?

Putin yönetimi, Rusya’yı ABD ile cepheleşmeye iten ordu içindeki unsurlar ile ekonomik yaptırımlarla hırpalanmış ve can havliyle ABD ile bir uzlaşma peşinde koşan güçlü oligarklar arasında kalmış durumda. Benzer bir şekilde, İran da ABD’nin, ülke parasının değerinde yüzde 35 düşüşe yol açmış olan ekonomik önlemlerinin baskısı altında. Hem Moskova hem de Tahran, verecekleri hiçbir ödünün, tam boyun eğdirmeden başka bir şey peşinde koşmayan ABD’yi tatmin etmeyeceği gerçeği ile karşı karşıya. Görünen o ki Rusya ve İran burjuvazileri dünya emperyalizminin güçlerine direnemezler. Bu son krizin sonucu ne olursa olsun, Suriye’ye yönelik saldırı, yalnızca İran’a, Rusya’ya ve sonunda Çin’e karşı verilecek, insanlığın nükleer bir felakette ortadan kalkması tehdidi oluşturan bir savaşın habercisidir.(2)

Terzi kendi söküğünü dikemez deyimindeki gibi Rusya Federasyon Konseyi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Konstantin Kosaçev kalkmış; Türkiye’nin ABD, İngiltere ve Fransa tarafından Suriye’deki askeri tesislere düzenlenen saldırıyı desteklemesinin bir hata olduğunu söylüyor.(3) Konstantin Kosaçev haksız çünkü Türkiye; ABD, İngiltere ve Fransa üçlüsüne Türkiye hava sahasını ve NATO üslerini kullandırtmadı. Oysa Rusya sözde Suriye’nin hava savunması için bu ülkeye konuşlandırdığı sistemi devre dışı bıraktı. Suriye’de koalisyon güçlerinin belirlediği hedefleri vurmasına göz yumdu, ses çıkarmadı. Türkiye’nin tek yaptığı kimyasal silah kullanılmasına karşı olduğunu açıklamasıydı. Fransa ve İngiltere’nin Suriye saldırısında ABD’nin yanında yer almak için birbirleriyle yarışması, Ortadoğu’da yeni yağma ve talanda dominant güç ABD ile aynı masaya oturabilme amaçlı. Fransa, ABD’nin yanında Suriye’ye karşı, Rusya ile doğrudan bir çatışma tehlikesi oluşturan askeri eylemde Avrupalılar arasında başrolü oynuyor. Dış politikası, ABD önderliğindeki herhangi bir savaşa engel olmayarak, göklere çıkarılan “özel ilişki”yi korumaya dayalı. Britanya egemen seçkinleri, olayların bu en son beklenmedik yönde gelişmesi karşısında felç olmuş durumda. Medya, Fransa tarafından gölgede bırakılmış olmaktan kaynaklanan kaygılarla karışık militarist bir söylemle dolup taşıyor. Sonuç ortada.(4)

ABD şu üç konuda kendi kriterlerine göre başarılı olmadan Suriye’den çıkmayacaktır. Öncelikle kimyasal silah kullanımının önlenmesi ve gerekli şartların temini. IŞİD unsurların Suriye’de tamamen yok edilmesi. İran’ın Suriye’deki askeri varlığını geri çekmesi ve bölgedeki göreceli egemenliğini sonlandırması. Bu üç hedefi açıklayan isim, ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Nikki Haley.(5) Nesnel bir değerlendirme yapıldığında Amerikalıların ipe un serdiği söylenebilir. Çünkü kimyasal silah saldırısının İngiliz istihbaratının bir tertibi olduğunu Ruslar açıklamıştı. Terör örgütü DAEŞ’in Suriye’deki eylemliliğinin sonlandırılması ABD istihbaratının örgüte verdiği desteği kesmesine bağlı. ABDli Delta Force/ Blackwater güçleri, IŞİD adına eylem yapmaktan vazgeçtikleri gün bu terör örgütünün faaliyetleri biter. İran’ın Suriye’den çekilmesi ülke güvenliğine yönelik tehdit algısının nasıl okunduğu ile yakından ilgili. Çünkü Velayet-i Fakih rejimi bugün dört Arap başkentinin -Bağdat, Şam, Beyrut ve San’a- kontrolünü elinde bulundurmakla övünüyor. Suudi medyasına göre; Suriye’deki bu büyük uluslararası tırmanış, üç şeyi beraberinde getirecektir: Birincisi, Bölgesel güç dengelerinde büyük değişiklikler. Ve Suudi rolünün Yemen, Irak, Lübnan, Suriye ve diğer tüm dosyalarda, bölgesel ve uluslararası sahnelerde etkin hale gelmesini sağlayacaktır. İran ve Türk projesine karşı yürütülecek mücadelede yine etkin bir hale gelecektir. Etkili bir Arap siyasi gücü yaratılmış olacaktır. Katar’ı boykot eden dört ülke ve Suudi Arabistan Radikalizm ve terörizme karşı daha etkili bir savaş yürütebilecektir.

Suudi Arabistan, Arap ve Müslüman ülkeler ve dünyadaki diğer ülkelerle politik, askeri ve ekonomik açıdan geniş ittifaklar kurma konusunda daha sağlam adımlar atabilecektir. İkincisi, uluslararası tırmanışın hatalarının hepsi Amerika ve onu destekleyen Batılı ülkelerin ve müttefiklerinin çıkarlarına hizmet etmiştir. Rusya İran ve Türkiye’nin senaryosudur, o da; Suriye’yi İran’a, terörist projesine hizmet etmesi için teslim etmektir. Üçüncü olarak, geçmiş gelecekle yüzleşemez. Geleceği yönelmek ve odaklanmak isteyen devletler, geriye dönük hesaplar yapan, geçmişe özlem duyup ondan faydalanmak isteyen ülkelerden oldukça farklıdır. Rusya Sovyetler Birliği dönemine dönmek istiyor. İran geçmişin radikal ideolojisine dönmek, onu yeniden yorumlamak ve ondan faydalanmak istiyor. Yani Humeyni’nin Müslüman Kardeşler (İHVAN) versiyonunda Sünni siyasal İslam’dan alıntı yaptığı, Şii söylemine uyarladığı ve Velayet-i Fakih olarak isimlendirdiği ideolojiyi canlı tutmak istiyor.

Türkiye, kötü anılarla dolu Osmanlı geçmişini yeniden kurmak istiyor. Atatürk laikliğinden kaynaklanan çelişkili bir söylemle Osmanlı Devleti fikri çatısı altında Müslümanları birbirine bağlamaya çalışıyor. Modern meşru Türk devletinin kendisi tarafından tahrip edilmiş halifeliğe geri dönmeyi arzu ediyor.(6) İran’ın Suriye’de konuşlandırdığı paramiliter güçleri (İranlı, Iraklı ve Afganistanlı Şii gönüllüler), Lübnan’dan transfer ettiği Hizbullah unsurlarını ve Kudüs Ordusunun kadrolu askeri danışmanları çekmesini beklemek Velayet-i Fakih rejiminin askeri stratejisine uygun düşmüyor. ABD’nin son Suriye saldırısı ile verdiği mesaj ve bu saldırının oluşturduğu sosyopsikolojik ve reel politik ortam İran’ı buna zorlayabilir mi? ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımlar henüz başlamamış bir savaştır.

Bunun yanında barışçıl veya başka bir yolla, rejimle anlaşma yaparak veya askeri manda (Suriye ve İran’da rejim darbesi) oluşturularak Suriye’deki iç savaşın bitirilmesi isteniyor. ABD’nin Suriye’nin kuzeyindeki projesi gibi. İhtiyaç olduğunda DEAŞ ile savaş için askerlerini oradan sevk ediyor. ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımlar kesinlikle Tahran’daki rejimi zayıflatıyor. Bu yaptırımlar Suriye’deki savaşın çözümü için daha uygun bir iklim oluşturuyor. İran’ın Irak ve Lübnan’daki elini zayıflatıyor. Suriye, kendisini orada yenilmez olduğunu düşünen Velayet-i Fakih rejiminin yumuşak karnı olabilir.(7)

Velayet-i Fakih rejimi şimdiden bunu yolunu yapmaya başladı bile. Tüm totaliter sistemlerde görüldüğü gibi halkın taleplerinden kaynaklanmayan tepeden inmeci yani Jakoben bir değişim için kolları sıvadılar. Tahran’da faaliyet gösteren Devrim Muhafızları’na bağlı Ensar-ı Hizbullah’ın lideri Hüseyin Allah Kerim’in birkaç gün önce yaptığı, “Bugünkü durumda General Kasım Süleymani ülkemizi kurtarabilir” açıklaması, rejimin kan değişikliğine gideceğini gösteriyor. Kerim’in önerisi tartışmaların kapısını araladı. Kerim, ülkede tanınan bir isim. İran ile Irak arasında yaşanan ilk Körfez Savaşı’ndan sonrası, 1990’ların başında Ensar-ı Hizbullah’ın kurucusu olarak biliniyor. Hareket, İran’da Ali Ekber Haşimi Rafsancani ve reformcu Muhammed Hatemi sürecinde iki cumhurbaşkanlığı döneminde de baskı gruplarına liderlik ediyordu. Söz konusu dönemde muhafazakâr kanadın lobici faaliyetlerindeki araçlarından biriydi. Bu gruplar, hükümetin ordunun kontrolüne geçmesi gerektiğini, aksi durumda rejimin çökeceğini savunuyor. Hüseyin Allah Kerim, her ne kadar İran siyasetinde etkin bir isim olmasa da Devrim Muhafızları ve onu destekleyen muhafazakârların darbeci eğilimini yansıtıyor. Bu yaklaşıma göre İran sisteminin çöküşten kurtulmasının yegâne yolu militarizasyondan geçiyor. “Militarizasyon” fikri İran için yeni değil. Askeri çözüm söylemi, İran kamuoyuna yüzyıl öncesinden bu yana gündemde olan tartışmalı bir modeli hatırlatıyor.

20’inci yüzyılın başlarında diktatör olarak tanımlanan Pehlevi sisteminin kurucusu Rıza Şah gücünü, yine sistemin çöküşünün tartışıldığı bir dönemde ordu aracılığıyla genişletmişti. Şah rejimini deviren İslamcı muhafazakârlar da bugün Rıza Şah ile aynı söyleme sarılıyor. İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) medyası “Askeri Cumhurbaşkanlığı”nın ordunun değil, DMO’nun kontrolünde olması gerektiğini savunuyor. Halkın orduya karşı duyduğu hoşnutsuzluk sebebiyle ‘Askeri Cumhurbaşkanlığı’ söyleminin teorisyenleri bu hoşnutsuzluğu analiz ederek halk arasında popüler olabilecek “askeri kahraman” profilini öne çıkartma uğraşında. Bu profile uyan isim İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani. Bu sebeple Süleymani’nin portreleri sinemadaki reklamları, panoları, televizyon reklamlarını, muhafazakâr gazetelerin birinci sayfalarını ve etkinliklerini kaplıyor. Süleymani’nin bugüne kadar cumhurbaşkanlığına aday olmayacağına dair her hangi bir açıkla yapmaması da dikkat çekiyor. Velayet-i Fakih yanlısı Şii mezhebi ideologlarına göre “Süleymani Şiileri Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye ve Lübnan’dan birleştirmeyi başaran ve onları tek bir hedefe yönlendiren stratejik bir isim.” Hüseyin Allah Kerim’in, “Bugünkü durumda General Kasım Süleymani ülkemizi kurtarabilir” açıklaması bu bağlamda önemsenmesi gereken bir mesaj. Ancak konu bu kadar basit değil. Zira son yıllarda Devrim Muhafızları, yedi farklı baştan oluşan bir ejderhaya dönüşerek İran’ı yutuyor ve farklı ilgi alanlarına sahip farklı gruplarla yarışıyor. Bu grupların hepsi Kasım Süleymani’yi kabul etmiyor. “Devrim Rehberi” sıfatıyla sistemin en üst makamında oturan Ali Hamaney’in prostat kanseri olması ve ölümünün ardından rejime nasıl bir yönetimin hâkim olacağı tartışmaları reformistleri askeri darbe olasılığı nedeniyle endişelendiriyor.(8)

Bakınız:
1- http://kafkassam.com/suriyede-savas-yok-esatin-gidisi-var.html
2- http://www.wsws.org/tr/articles/2018/04/13/pers-a13.html
3- https://tr.sputniknews.com/rusya/201804141033031952-kosacev-turkiye-suriye-saldiri-destek-hata/
4- http://www.wsws.org/tr/articles/2018/04/13/euro-a13.html
5- https://tr.sputniknews.com/abd/201804151033040132-abd-operasyon-suriye-askerleri-cekmeyecegiz/
6- https://turkish.aawsat.com/2018/04/article55390496/suriyedeki-krizin-gelecegine-dair-senaryolar
7- https://turkish.aawsat.com/2018/04/article55390658/saldiridan-sonra-ne-olacak
8- https://turkish.aawsat.com/2018/04/article55390436/iranda-rejim-askeri-cumhurbaskanligini-tartisiyor

Ömür Çelikdönmez

Bilali Habeşi’nin ülkesi Etiyopya’nın ilk Müslüman ve istihbaratçı başbakanı!

Türkiye’nin yaşlı kuşağı Etiyopya nedir bilmez. Bu ülke onların zihninde Mekkeli müşriklerin zulmünden kaçan ilk Müslümanlara kucak açan ve öldüğünde Hz. Peygamberin gıyabi cenaze namazını kıldırdığı Habeşistan Kralı Necaşi figürüyle kodlanmıştır. İlk ezanı okuyan sahabe Bilali Habeşi’yi tanırlar. Genç kuşak ise atletizm dalında dünya sıralamasında 7. sırada yer alan, birçok uluslararası atletizm müsabakalarında Türkiye adına yarışan ve madalya kazandıran Elvan Abeylegesse’den dolayı bilir. Türklerin bölgeyle tanışıklığı biraz geriye dönük. Türkiye’nin Afrika’da gerçek anlamda sömürge olmamış tek ülke olan ve köklü bir tarihe sahip Etiyopya ile ilk diplomatik temasları 1896’da Sultan II. Abdülhamid ve İmparator II. Menelik dönemlerinde karşılıklı heyet ziyaretleri ile başladı. Osmanlı Devleti’nin 1912’de Harar’da açtığı Konsolosluğun ardından, Sahra-Altı Afrika’daki ilk yerleşik Türk Büyükelçiliği 1926’da Addis Ababa’da faaliyete geçti. Etiyopya Türkiye’de 1933’de açtığı Büyükelçiliğini 1984’te Komünist Derg rejimi sırasında kapattı ve ülkenin normalleşmesinden sonra 21 Nisan 2006’da yeniden açtı. Ülkenin başkenti yerel dilde “yeni çiçek” anlamına gelen Addis Ababa’dır. Etiyopya, yetkilerin merkezi hükümetle, federe devletler arasında paylaşıldığı federal bir cumhuriyet yapısına sahip. Ağustos 1995’te yürürlüğe giren Federal Anayasa uyarınca, devlet, dil, etnik aidiyet, yerleşim düzeni gibi unsurlar dikkate alınarak oluşturulan 9 Eyalet’ten müteşekkil. Eyaletler idari olarak 70 bölge, bölgeler 600 nahiye, nahiyeler ise yaklaşık 28.000 köyden oluşur.

Etiyopya’nın trajik bir yakın tarihinden söz edilebilir. Toprak, tarih ve halklarının çeşitliliği ile meşhur ülkede 80’den fazla etnik köken ve dil var. Haile Selassie tarafından kurulan imparatorluk 1975’te bir grup subay ve Teğmen Mengistu Haile Mariam tarafından yıkıldı. Darbenin lideri olarak ortaya çıkan bu şahıs ülkeyi Marksist-Leninist bir çizgiye taşıdı ve sonrasında Etiyopya yeni bir baskı ve şiddet sarmalının içerisine girmiş oldu. Bu genç subay, Etiyopya’yı oluşturan bunca farklı ve birbiriyle çelişen unsura rağmen bir komünist iktidar tarafından yönetilen bir ülke hayalini kurdu. Mengistu ülkedeki farklılıkları yok saydı, sıkıyönetim getirdi ve uzun süreli sokağa çıkma yasakları dayattı. Marx, Engels ve Lenin’in resimleri başkent Addis Ababa’nın en büyük meydanına asıldı ve Mengistu, bu alanda saatlerce süren uzun konuşmalarla propaganda yaptı. Ama başarısızdı. Ülkesi, açlık, korku ve salgın hastalıklara teslim oldu. Somali ile hiç bitmeyen savaşlar ülkeyi zayıf düşürdü. Mengistu, o dönem Somali’nin başkanı olan Siyad Berri’nin eski müttefiki olan Sovyetler Birliği’ne yanaşmaya çalıştı. Fakat Moskova Mengistu’ya elini uzatmak yerine Amerikan kucağına gömülen Siyad Berri ile olan ilişkileri kesmeyi tercih etti. Ülkesinin ve Afrika Kıtası’nın tüm sorunlarını çözebilecek bir düşünür imajı vermeye çalışıyordu. En büyük düşman olarak Somali’yi görüyordu. Çözüm olarak gördüğü tek şey Somali’nin bölünmesiydi. En büyük etnik ve dini gruplardan biri olan Oromo, Mengistu rejiminin devrilmesine katkıda bulunan güçlü gruplardan biriydi. Oromo nüfusunun 40 milyon olduğu tahmin ediliyor ve mensupları Somali, Kenya ve Eritre’ye kadar uzanıyor. Çoğunluğu Müslüman olan bu kabile, tarih boyunca cesur ve savaşmaya hazır bir topluluk olarak bilindi.

27 Mart 2018’de Etiyopya’da Hailemariam Desalegn’in istifa etmesi sonrası boşalan başbakanlık görevini Oromolu lider Abiy Ahmed üstlendi. Oromolar (Gallalar) Etiyopya, Kenya ve Somali bölgelerinde yaşayan Etiyopya ve Afrika Boynuzu’nun en büyük etnik grubu. 2007 nüfus sayımına göre, Etiyopya nüfusunun yaklaşık %34.5’ini temsil ederken, diğerlerinin nüfusun yaklaşık %40’ını oluşturduğunu tahmin ediliyor. Oromo halkının %50’si İslam, %33’ü Etiyopya Ortodoksluğu ve Protestanlık, Etnik dine mensup. Oromoların en büyük rakipleri Tigre etnik grubu. 1991’den bu güne ülke idaresine nüfuz eden Tigre etnik grubuna yöneltilen eleştiri; yönetimden kaynaklanan idari gücü tekelleştirerek diğer grupları dışladığı ve bürokrasiden uzak tuttuğuna dairdi. Ağustos 2012’de 57 yaşında yaşamını yitiren Etiyopya Başbakanı Meles Zenawi, Etiyopya içerisinde ise Zenawi bir tür etnisiteye dayalı ulusçuluk tesis etmişti. Zenawi’nin partisi Tigre Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF), Etiyopya’nın farklı uluslarını temsil etmek üzere farklı paravan örgütler kurdu. Fakat bunlar merkezin sıkı denetimi altındaydı ve bu durum 1991’den itibaren iktidarda olan Zenawi’nin ülke çapında politikalarını belirlemişti. Zenawi ülkesini ekonomik kalkınma yolunda ilerleten, fakat aynı zamanda Etiyopya toplumunun çok kültürlü yapısını zayıflatan ve yerine etnisiteye dayalı ulusçuluğu getiren bir liderdi. Onun bu politikaları Tigre etnik grubunu bir güç mekanizmasına dönüştürmüştü.(1)

“Yeni çiçek” anlamına gelen Addis Ababa’nın çiçeği burnunda başbakanı Abiy Ahmed, Oromo Halk Demokratik Örgütü’nün (OPDO) şu anki başkanı. Çocukluk soyadı olan Abiyot, ‘Devrim’ manasına geliyor. Bilgisayar mühendisi. Etiyopya Ulusal Savunma Kuvvetleri’nde, Yarbay rütbesini aldığı bir asker olarak görev yaptı.(2) Abiy, Etiyopya’da üst düzey politikalara nispeten yeni bir yüzdür. Addis Ababa’nın 497 km güneybatısındaki Agaro kasabası yakınlarında küçük bir köy olan Beshasha’da doğdu. Beshasha, çoğunluğu Müslüman olan bir yerleşim. Az da olsa Hristiyan nüfus yaşıyor. 2006’da bölgede çatışma yaşanmış, Hristiyanlara yönelik tedhiş eylemleri çoğalmıştı. Etiyopya yönetimi arabulucu statüsünde Bilgi Ağı Güvenlik Ajansı (INSA) genel müdürü olarak görev yapan Abiy Ahmed’i görevlendirdi. İki toplum arasında barışı sağladı. Babası Aba Fita Ahmed Ali Müslüman, annesi Tezeta Wolde Hristiyan’dır. Babasının 13 çocuğu arasında 4. Eşinden Jimma bölgesinde 1976’da dünyaya geldi.(3) Addis Ababa’da Microlink Bilgi Teknolojileri Koleji’nden mezun. 2001’de ve 2011’de ile birlikte Londra’da Greenwich Üniversitesi Uluslararası Liderlik Enstitüsü’nde Değişim ve Dönüşümcü Liderlik konulu masterini bitirdi. Ashland Leadstar Üniversitesi’nden MBA (2013) ve aynı zamanda 2017’de Addis Ababa Üniversitesi Barış ve Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nde-The Institute for Peace and Security Studies (IPSS)- doktorasını tamamladı.(4)Eşi de kendisi gibi ordu mensubu. Eşi Zinash Tayachew, etnik Amhara halkından. Üç kızı var. Abiy birden fazla lisan biliyor. Afaan Oromo, Amharic, Tigrinya ve İngilizce konuşuyor. İktidar koalisyonu Etiyopya Halkları Devrimci Demokratik Cephesince (EPRDF) koalisyonun başına Başbakan olan Oromo Halklarının Demokratik Örgütü (OPDO) Başkanı Abiy Ahmed, 27 yıllık EPRDF yönetiminde ilk kez başbakan olan Oromolu bir isim. Farklı eyaletlerden dört partinin oluşturduğu EPRDF Parlamento’nun tüm koltuklarına sahip.

2015 yılının sonlarında Oromo bölgesinde başlayan protesto gösterileri kısa süre de diğer bölgelere de sıçramıştı. Protesto gösterilerinin bastırılması sırasında en az 930 kişi hayatını kaybetti. Bu gösteriler, özellikle nüfusun yaklaşık yüzde 60’ını oluşturan Oromo ve Amharalıların Tigre etnik grubunun yönetimdeki ağırlığına duydukları memnuniyetsizliğinin bir ifadesiydi. Oromo ve Amharalılar, siyasi ve ekonomik açıdan dışlandıklarını düşünüyorlardı. Abiy Ahmed’den önce başbakan olan Hailemariam Desalegn’in istifasından sonra ülkede olağanüstü hal ilan edilmişti.(5) Oromio ve Amhara’daki hükümet karşıtı gösteriler iş hayatını, eğitimi ve ulaşımı durma noktasına getirmişti. Protestolar nedeniyle Ekim 2017’de ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL), parlamento kararıyla Ağustos 2017’de kaldırılmıştı.(6)Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’i ilk tebrik edenler arasında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da vardı.(7) Abiy Ahmed, BM barış gücünün bir üyesi olarak Ruanda’ya gönderildi. BM misyonu 1993’ten 1996’ya kadar sürdü. Sonra Abiy 1995’te görevinden döndü ve iki yıl sonra ülkesine telsiz haberleşmesinde yer aldığı Etiyopya savaşında hizmet etti. 1998-2000 yılları arasındaki Etiyopya sınırı savaşında, Eritre Savunma Kuvvetleri’nin pozisyonlarını keşfetmesi için bir istihbarat ekibini yönetti. 2007 yılına kadar Etiyopya Ulusal Savunma Kuvvetleri’nin bir üyesi olarak kaldığına inanılıyor. 2015’te Halkın Temsilcileri Meclisine sunulmuş olan profiline göre, Hailemariam Dessalegn’in Bilim ve Teknoloji Bakanı olarak görevlendirildiği sırada; Abiy’in askeri rütbesi Binbaşı idi. 2008’de ülkenin siber güvenliğini üstlenen INSA’nın kuruluşunu gerçekleştirdi. Etiyopya Telekom ve Etiyopya Televizyonu gibi bilgi ve iletişim konularında çalışan çeşitli devlet kurumlarının yönetim kurulu üyesiydi.

Abiy Ahmed’in başbakan olmasıyla; yeterli seviyede temsil edilmediklerinden şikâyet eden ülkenin en büyük etnik guruplarından Oromo ve Amhara’nın kızgınlıklarının yatışması bekleniyor. Bu iki etnik grubun bir arada yaşadığı Oromo ve Amhara’da 2015 ve 2016’da çıkan şiddet olayları yüzünden yüzlerce insan ölmüştü. Oromo etnik grubu ülkenin 105 milyonluk nüfusunun üçte birini oluştursa da, şimdiye kadar eski iktidardaki Amhara grubu ve azınlık Tigre grubuna karşı her zaman bir dezavantajı vardı. Tigre etnik grubu ülkenin neredeyse 25 yıldır siyasi ve ekonomik değerlerini belirledi ve hem askeri hem de istihbarat servislerini kontrol etti.(8) Amhara ve Oromo halkı neden rahatsız? Ülkedeki muhalif eylemler başkent Addis Ababa’ya yönelik hazırlanan kentsel kalkınma planına karşı çıkmak için başlamış, daha sonra insan hakları ihlalleri, toprak çekişmeleri ve siyasi kısıtlamalara karşı genişleyerek devam etmişti. Etiyopya’nın sanayi bölgesi olarak bilinen Oromo halkı, topraklarının yabancı yatırım şirketlerine büyük meblağlara satılmadan önce kendilerinden yok pahasına satın alınmasından şikâyetçi. Yine daha önce kendilerinin ya da ailelerinin olan topraklar üzerinde kurulan fabrikalarda iş bulamamaları da rahatsız oldukları konular arasında. Yeni fabrikaların ve yabancı çiçek çiftliklerinin kurulduğu ve ülkenin 99 milyon nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan Amhara ve Oromo halkı, merkezi hükümet tarafından kötü muamele görmekten dolayı hayal kırıklığı yaşıyor. Etiyopya, bölgenin en büyük ekonomisi ve Batı’nın radikal militanlarla savaşında kilit müttefiği konumunda. Ancak insan hakları örgütleri hükümeti, gazetecileri ve muhalif siyasetçileri hapse atmakla eleştiriyor.(9)

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’in, ülkedeki muhalif gösterilerin merkezlerinden Oromiya eyaletinin Ambo kentinde halkla bir araya gelmesi kim ne dese desin Etiyopya’nın bütünlüğü açısından önemli bir gelişme. Geçen hafta yemin ederek görevine başlayan Ahmed, Oromiya-Somali eyaleti sınırında yaşanan çatışmalara çözüm aramak için hafta sonu Somali eyaletinin başkenti Jigjiga’da yerel halk ve önderlerle bir araya gelmişti. Bu ziyaret hiç şüphesiz Mengistu döneminde başlayan Somali düşmanlığını sona erdirebilir.(10) Dr. Abiy Ahmed akademik eğitimi ve devlet tecrübesi ile ülkeyi güvenlik, politik, ekonomik ve darboğazdan çıkarabilecek nitelikleri sahip. Bütün ana akımlarla başa çıkabilecek bir yeteneği ve hoşgörülü bir yapısı var. Görevine başladıktan hemen sonra yaptığı ilk açıklamada Eritre ile ilişkileri normale döndürmek için çalışacağını söylemesi önemli. Bu, Etiyopya’nın dış politikasında önemli bir kırmızı çizgi. Ayrıca ülkesi için umut verici bir kalkınma projesi olan El Nahda Barajı’nın inşasına da devam edeceğini vurguladı.(11) Bu açıklama Mısır’la su probleminin devam edeceğini gösteriyor. Abiy Ahmerd’in bu açıklamasından hemen sonra Etiyopya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mısır’ın, Etiyopya’dan 1959’da Sudan ve Mısır arasında Nil Nehri sularının paylaşılmasına ilişkin yapılan anlaşmayı tanımasını istediğini gündeme getirdi ve Etiyopya’nın kendisinin olmadığı bir anlaşmayı tanımaya mecbur edilemeyeceğini belirtti. Etiyopya’nın Mısır’a bu kadar sert tepki göstermesinin nedeni, Etiyopya’da tarım arazileri yüzünden hükümeti sert protestoları ile bilinen Oromolar’a Mısır’ın destek çıktığı iddiaları. Etiyopya en büyük sorunu Protestan misyonerle yaşıyor. Etiyopya Ortodoksluğuna mensup Hristiyan halkı Proteston kiliselerine çekmek için ABD ve Avrupa’dan gelen 100 binden fazla misyoner faaliyette. Etiyopya’da 18 kurumu bulunan Christian Alliance for Orphan/CAFO (Yetimler için Hristiyan İttifakı) ülkede örgütlü en güçlü misyoner kuruluşlarından. Türkiye’de Etiyopya’da yeni başbakanla birlikte! Anladınız siz onu, gerisini Mısır’ın firavunu Sisi düşünsün.

Bakınız:
1- http://www.bbc.com/turkce/ozeldosyalar/2012/08/120821_ethiopia_zenawi
2- http://fanabc.com/english/index.php/news/item/11721-dr-abiy-ahmed-sworn-in-as-prime-minister-of-ethiopia
3- https://www.thereporterethiopia.com/article/rise-abiy-abiyot-ahmed
4- https://www.journalducameroun.com/en/ethiopia-dr-abiy-ahmed-tipped-to-become-next-pm/
5- https://turkish.aawsat.com/2018/03/article55385711/etiyopyada-yeni-basbakan-oromolu-lider-abiy-ahmed
6-https://tr.sputniknews.com/afrika/201801031031666702-etiyopya-siyasi-tutuklu-serbest-birakiyor/
7- http://www2.fanabc.com/english/index.php/news/item/11731-sudan-congratulates-prime-minister-abiy-ahmed
8- http://www.dw.com/en/ethiopia-who-is-new-prime-minister-abiy-ahmed-ali/a-43180360
9- https://turkish.aawsat.com/2018/02/article55378291/etiyopya-ilk-musluman-basbakanini-secmeye-hazirlaniyor
10- http://www.dunyabulteni.net/afrika/420156/ruanda-soykirimi-24-yilinda-anildi
11- https://turkish.aawsat.com/2018/04/article55388387/etiyopyanin-ilk-musluman-basbakani-ulkenin-sorunlarini-cozebilecek-mi
Ömür Çelikdönmez

ÜÇLÜ ZİRVENİN ARDINDAN

Zeytin Dalı Harekatı sonucu Afrin’in temizlenmesinin ardından Ankara’da gerçekleşen Türkiye – Rusya – İran’ın üçlü zirvesi Suriye’nin geleceği hakkında yeni bir boyut kazandırmıştır.

Zirvede Suriye’nin geleceği, toprak bütünlüğü, siyasi çözüm tasarıları terör örgütleriyle mücadele ve insani yardım gibi konular ile birlikte bir dizi konularda varılan mutabakatın yanı sıra bazı ihtilaflı konular da masaya yatırıldı. Tabi ki ülkeler arasındaki çıkar çatışmasının kendini göstermesi doğaldır.

Zaten Türkiye sözü edilen konularla ilgili herhangi bir sıkıntısı olmadığı gibi Suriye ile 915 km uzunluğunda olan sınır hattının üzerinde yaşanan güvenlik meselesi nedeniyle diğer ülkelerden farklı bir konumdadır.

Türkiye’nin terörle mücadelesi Suriye’deki kaosla başlamamış küresel güçler tarafından desteklenen uzun yıllara dayanan bir sorundur. Türkiye’nin şimdilik acil hedefleri arasında Suriye’de; Tel Rıfat, İdlib, Menbiç ve Fırat’ın doğusu, Irak’ta ise Kandil ve Sincar var. Bu tabloya bakıldığında en çok hangi noktanın önceliği siyasi ve askeri uzmanlar tarafından tartışılmaktadır.

Bölgedeki her noktanın kendine göre var olan özelliği ve dinamikleri dikkate alındığında belirli yönlerden risklerinin de analiz edilmesinin gerekli olduğu ileri sürülmektedir. PKK’nın ana kaynağı ve bölgedeki lojistik merkezlerini oluşturan Kandil ve Sincar ne İran ne de Irak için tehlike ve tehdit arz ettiği söylenemez. Ankara uzun yıllar önce Irak Merkezi Hükümeti’nden Kandil’in temizlenmesini talep etmiş, Irak’ın yanıtı ise “Kandil güvenli bölgede yer aldığı için IKBY’nin bir sorunu ve görevidir” şeklinde olmuştur.

Barzani’nin “bizim gücümüz PKK’ya yetmez.” diye verdiği yanıt hafızalardadır. Son gelişmelere göre özellikle Sincar PKK’lılardan arındırılmalı ve merkezi hükümetin kontrolünde olmalıdır. Ayrıca Bağdat Ovaköy sınır kapısının açılmasına katkı sağlamalıdır. Hali hazırda Suriye’nin kuzeyi tamamen Sincar ve Kandil’den beslenmektedir. Dolayısıyla bize göre öncelik Sincar ve Kandil olmalıdır. Nitekim TSK’nın son günlerde Irak’ın kuzeyine başlattığı askeri operasyonlar da bunun bir işaretidir.

PKK-PYD militanları da Afrin’de olduğu gibi Menbiç’te de bulunmaktadırlar. ABD’nin Menbiç’te havaalanları, askeri üstleri ve 3 bin ile 4 bin civarında askeri olduğu iddia edilmektedir. Ancak ne ABD ne de Türkiye’nin birbiriyle karşı karşıya gelmeyi arzu etmediği dikkate alındığında ortak yönetim formülü gündeme gelebilir.

Tel Rıfat, El Bab’dan İdlib’e geçişi engelleyen noktadır. Tel Rıfat ve çevresinde yerleşik Alevi-Şii-Nuseyri nüfusun yoğun bulunması nedeniyle Şam yönetimi açısından hayati önem arz etse de şehir PKK-PYD’nin kontrolündedir. Tel Rıfat ayrıca PYD’nin daha doğrusu küresel gücün öngördüğü kantonları birleştirmek için önemli stratejik bir noktadır. Şimdi Ankara teröristlerin Tel Rıfat’tan temizlenmesinin gerekli olduğunu ilan etmiştir.

Ancak Tahran ve Şam yönetimlerinin baskıları sonucunda Rusya TSK’nın Tel Rıfat’a girmesini istememektedir. Bu nedenle üçlü zirvede Tel Rıfat için tarafsız tampon bölge önerisi getirildi. Belki de önümüzdeki süreçte Ankara ile Şam arasında ortak yönetim şekli de ortaya çıkabilir. Ancak Özgür Suriye Ordusu’nun konumu ve Suriye denklemindeki mevcudiyeti rejim açısından tartışılan konular arasında yer almaktadır.

Üçlü zirvede Tahran’ın, TSK’nın Afrin’i Şam rejimine teslim etmesi yönündeki önerisi kabul görmediği gibi yanlış anlamalara yol açtığı iddiaları ileri sürülmektedir.

İşçi partisi mensubu parlamenterlerden oluşan İngiliz heyetinin Kuzey Suriye’yi ziyaret etmesi düşündürücüdür. Heyet’in PKK ve PYD temsilcilerinin her bakımdan yanında oldukları yönündeki ifadeleri Macron’un açıklamasıyla eş zamanlı gündeme gelmesi ise kaygı vericidir.

Suriye’de siyasi çözümün belirlenmesi için Ankara’nın mutlaka Suriye rejimiyle ortak çözüm üretmesi gerekli olacak ve uluslararası hukuk çerçevesinde de meşruiyet kazanabilecektir. Bu bağlamda Ankara’nın PKK-PYD’nin kontrolündeki bölgeleri güvenli hale getirinceye kadar operasyona devam edeceği açıklamaları, gerek Suriye ve gerek Irak’ın bölgeleri güvenli hale getirerek siyasi dengelerin adil bir şekilde belirli bir noktada buluşmalarına katkı sağlayacağı kanaatindeyim.

Dr. Cüneyt Mengü

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

TETİKÇİ İSPİYONCULAR

Kullanıma elverişli insan her toplumda vardır. Dün de vardı, bugün de var, yarın da varolacaktır. Toplumda değişik insan tipleri vardır. Biyolojik yapıları farklı olduğu gibi, aldıkları eğitim, sosyal çevre, statü, kariyer, kişilik farklılaşmasını getirir. Toplumda her bireyin ayrıklaşan kişilikleri, çeşitlilik oluşturur.

Ancak öylesine bazı tipler vardır ki;

Bunların; düşünme yetenekleri yok, doğru bildiklerini sorgulama yetenekleri yok, yanılmış olabilirim şeklinde bir özeleştiri becerileri yok, değişim de çaplarına uygun değil.

Yalnızca farklı düşünenlere küfür etmek gibi pis de bir alışkanlıkları var.

Yani, bu tipler; çok beğenirmiş ve ulaşmaya çalışırmış gibi yaptıkları, dürüst insan anlayışının temeline aykırıdır!

Bunlar; kendini ispatlama çabasındalar. Sağa sola çamur atmakla tatmin olduklarını zannederler.

İtibarsızlığın kaçınılmaz depresyonunu yaşarlar.

İddialıdırlar ancak ciddiye alınmamazlığın handikabını yaşarlar.

Başkalarının hakkını savunmak adına komik duruma düşerler.

Ne söylesen, ne anlatsan anlamayan, kendi kafalarında oluşturdukları dünyanın saplantıları içindedirler. Makam sahibi olmuşlardır, unvan sahibi olmuşlardır, servet sahibi olmuşlardır ama kişilik özürlüsü olarak kalmışlardır.

Çarpık inançlarına, etnik kökenlerinin gereğine göre hareket ederler.

Birilerinin adına hareket ederek itibar kazanma peşindedirler.

Bunlar; her yere kafa karıştırıcı mail gönderirler.

Tehdit olarak gördükleri kişilerle ilgili akla hayale gelmeyen iftiralar atmayı görev bilirler.

Karanlık odakların birer saldırı silahıdırlar.

Çamur at izi kalır anlayışı ile olabildiğince zehir kusurlar.

Her konuda istismarcılardan söz ediyorum.

Bir anlayış, bakış bir ideolojidir. İdeolojiler bir dünya görüşüdür. Yaşam biçimini önerir. O kadar ki, birşey olmak için onun üyesi olmaya bile gerek yoktur!

Her ideolojinin dogmaları vardır. Bunlar tartışılamaz. Karşı çıkan da tepelenir. İdeolojilerin tartışılamayan iddialarından biri de önderlerine biat, itaat ve yazılarının, kitaplarının okunması gerekliliğidir. Böylece cahil halkın anlayacağı ve böylelikle de yanlış düşüncelerden kurtulacağı varsayılır.

Yani, o, bu böyledir dediği zaman insanlar, aydınlanacaktır. Anladıkça tam tersine belki düşüncesine daha çok sarılacağı hiçbir kişinin aklına gelmez.

Biz de anlatmaya çalışıyoruz. Kimisi kıskanç olduğu için, kimisi bizden nefret ettiğinden, kimisi belli ideolojilerin sözcülüğünü yaptığından, kimisi de her ne pahasına olursa olsun düşmanlık gütmeye kararlı ve yeminli bulunduğundan, yazdıklarımızı anlamadı, anlamıyor.

Söz ve yazı her insanın bir diğerine yansıması olduğu için artık kanıksanmıştır. Yani içeriği değil şekli öne çıkmıştır.

Anlama sorunu, insanlık tarihi boyunca var olan, olacak bir gerçekliktir.

Bugün en cahil, en kütük, en mankafa insan bile bir yazının ne anlama geldiğini, okuyucuları neye çağırdığını bilir. En dangalak kişi bile bile itibarsızlığın hıncını, iftiralar atarak, sağa sola bildirim de bulunmaz.

Yazılarımla ilgili, hiçbir karşıt düşünce sahibi, akıllı, normal insandan bu adam ne yazıyor, neden yazıyor, çelişki var dediğini duymadım. Ancak akli dengesi bozuk tiplerden hakaret içeren yazılar aldım.

Bu ise normal durumdur. Aksi halde, ne yazıldığının okunduğunun hiçbir pratik önemi kalmaz.

Bir yazının içeriği de, nihayet bir düşünce ile ilgili yorumdur, bakıştır. Bazıları bilginin kelimesini değiştirmekte ve çarpıtmakta da sakınca görmeyebilir.

Gerçekten bazı kişilik özürlüsü tipler en basit olayları kavrayamadıklarından gerçekleri de anlayamamaktadırlar.

Neden bunları yazmak gereği duydum. Bazı kafadan kontak tiplerin yalan yanlış bilgilerle sağa sola mail göndererek aklınca yıpratma çabalarına girişmeleridir.

En iyisi bir atasözü ile ifade edelim. İt ürür kervan yürür.

GünüN SöZü: Zihinsel algılama sorunu yaşayanlara kulak asma, seni etkiler.

Türkiye’nin BAE’den feci intikamı MİT Somali’de 9 milyon dolar ele geçirdi!

Birçoğumuz Somali’yi yönetmenliğini Ridley Scott’ın yaptığı 2001 yapımı Kara Şahin Düştü (Black Hawk Down) savaş filminden biliriz. 1993’te Birleşmiş Milletler Barış Gücü birkaç Amerikan askerini Somali’ye gönderir. Operasyonda terslik olur ve kapana kısılırlar. 18 saatlik destek ekip bekleyişleri onlara çok şey öğretir. Filmin konusu kısaca bu. O süreçte Korgeneral Çevik Bir 1993-1994 arasında Somali Birleşmiş Milletler Barış Gücü Komutanlığı’nda (UNUSOM-II) görev yapmıştı. Türk askeri yeniden Somali’de. Ama bu sefer kendi adına. Ağustos 2017’de ‘Gölge CIA’ olarak bilinen Stratfor, Türkiye’nin Somali’de kurduğu üssün faaliyete geçmesinin BAE ile yaşanan çıkar çatışmasını alevlendireceğine dikkat çekmiş, iki ülkenin de askeri araçlarla erişimini genişlettiğini ve sermayelerinin benzer projelere göz diktiğini belirtmişti. Stratfor analizinde “Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri askeri ve ekonomik bağlarını Ortadoğu ve Doğu Afrika’da geliştirdikçe, askeri ve ekonomik rekabetleri de yoğunlaşacak gibi görünüyor” ifadelerine yer vermişti. Türk şirketlerinin Somali’de özellikle ulaşım altyapısı projelerine ilgi gösterdiğine değinen Stratfor, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) sermayesinin de benzer eğilimleri gösterdiği anımsatmış: “Somali’de bunu yapmak isteyen tek ülke Türkiye değil, BAE de benzer sözleşmelerin peşinde. Hem Türkiye hem BAE, Somali’nin, dünyanın belli başlı nakliye güzergâhlarının bir kısmında yer aldığının farkındalar ve limanlar ile diğer ulaşım altyapılarını oluşturma fırsatları görüyorlar. Bu faktörler ile Somali hükümetinin dış yardıma ihtiyacı BAE için de ülkeyi mantıklı bir hedef haline getiriyor. Örneğin, SKA Air & Logistics, Mogadişu havalimanını işletiyor ve diğer BAE şirketleri Kismayo liman ve havalimanı imarı için yarıştılar.” değerlendirmesinde bulunmuştu.
Ankara ile Abu Dabi arasındaki çekişmenin Somali ile sınırlı olmadığına ve Körfez krizinde Türkiye’nin Katar’ın yanında saf tutarak bu ülkeye asker konuşlandırdığına dikkat çeken Stratfor, “Katar’daki konuşlanma hala erken döneminde fakat bazı Türk yetkililer asker sayısın 3 bine erişebileceğini ve savaş uçakları ile savaş gemilerinin de dahil edilebileceğini öngörüyor. Eğer öyle olursa Türkiye, Basra Körfezi’nde dikkate değer bir savaş kabiliyetine sahip olacaktır” analizini yapmıştı. BAE yönetimi de son dönemde askeri araçlar ile erişimini artırma stratejisine hız vermiş durumda. Bab’ül Mendep boğazı yakınlarında BAE geçen yıl birkaç kalıcı askeri üs inşa etmeye başladı. “Yemen’deki çatışmalar bu çabaların belirgin itici bir gücü oldu” diyen Stratfor, üslerin sayıları ve kalıcı doğasının, BAE’nin kısa vadeli bir askeri operasyona kıyasla, uzun vadeli jeopolitik bir pozisyona daha fazla odaklandığına işaret etmişti.(1) Stratfor medyumlarının öngördüğü gibi Somali’ye bir süredir insani yardım yapan ve ekonomik destek veren Türkiye’nin bu ülkede açtığı askeri eğitim kampı ile Afrika Boynuzu stratejisi yeni bir boyuta geçti.
Türk Havayolları’nın Afrika merkezli olmayan tek havayolu şirketi olarak Mogadişu’ya uçuşları ile başkentte inşa edilen yeni havalimanı terminali, hastane ve bir takım diğer kamu projeleri, Türkiye’nin Somali’ye ilgisinin somut örneklerinden. Bir süre önce Somali’de inşa edilen askeri tesis, Türkiye sınırları dışında şu ana kadar kurulan en büyük askeri üs. Katar krizinde Türkiye’nin bu ülkeye verdiği desteği Somali’de bir başka askeri üs ile derinleştirmesi, bölgedeki hedefleri ile ilgili birçok spekülasyona yol açtı. Yaklaşık 50 milyon dolara mal olan ve 400 hektarlık bir alanı kaplayan kampa 22 Ağustos 2017’de bir Türk birliği sevk edildi. Mogadişu’daki kampa yönelik Ankara’nın temel amacının, Somali güvenlik güçlerinin terörle mücadele görevlerinde muharip kapasitelerini desteklemek olsa da ileride askeri istihbarat faaliyetinden özel kuvvetler çalışmalarına kadar stratejik açılım imkânları sağlamaya yönelik olduğu söylenebilir. İşte tam da bu dediğimiz konuyu gerçekleştirmek için Şubat 2018’de Hüseyin Osman Hüseyin, Ulusal Güvenlik ve İstihbarat Birimi’ne yeni başkan atandı.
Bu süreçte Somali’de Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Mogadişu yönetimine yönelik baskıyı artıran terör eylemlerine hız verdi. Somalili Senatör Abdi Hassan Awale’e suikast düzenlenmesi bunlardan biriydi. Abdi Hassan Awale 3 Şubat 2018’de yaptığı açıklamada, Birleşik Arap Emirlikleri istihbaratının kendisine ve Somalili eski bir emniyet müdürüne suikast girişiminde bulunduğunu gündeme taşıdı. Olay nasıl gerçekleşmişti? Somali’de Birleşik Arap Emirlikleri’nin eğittiği 50 kişilik bir ekip, 30 Aralık 2017’de Senatör Abdi Hassan Awale’nin evine baskın düzenlemiş, ölen ya da yaralananın olmadığı saldırı sonrası baskını düzenleyen 50 kişi gözaltına alınmıştı. Birleşik Arap Emirliklerinin eğittiği askerlerin vukuatı Somalili Senatöre suikast düzenlemekle kalmadı. Mogadişu yönetiminin kulağına kar suyu kaçıran bir başka çatışma daha gerçekleşmişti. Somali’de Birleşik Arap Emirlikleri’nin eğittiği Somali ordusu içerisindeki bir grup asker ile Somali Ulusal İstihbarat Servisi (NISA) personeli arasında çıkan çatışmada biri sivil iki kişi hayatını kaybetmiş, yedi kişi de yaralanmıştı. Mogadişu’daki Eş-Şebab terör örgütünün olası intihar saldırılarını önlemek için kentteki birçok geçiş noktasını kontrol eden NISA, BAE tarafından eğitilen Somali ordusu içerisindeki bir grup askerin bu bölgeden geçmek isterken tarafından durdurmuş ve iki grup arasında çatışma çıkmıştı.
Mogadişu’daki Türk askeri üssü 30 Eylül 2017’de açıldı. Somali yetkililerine göre, Türkiye 10 bin kadar askeri, üste eğitmeyi planlıyor. Eğitim alan ilk grup 23 Aralık’ta mezun olurken, ikinci grubun eğitimleri devam ediyor. TSK Somali birliklerini eğitmekle kalmıyor yanı zamanda silahlandırıyor. BM ambargosu nedeniyle Somali belirli ağır silahları ithal edemiyor. Türk hükümeti başkent Mogadişu’daki Türk askeri eğitim kampından mezun olan Somali ordusundan bir birliğini teçhizatlandırdı. 400’ün üzerinde askere, Somali’ye kısmi BM ambargosu altında izin verilen hafif silahlar ve makineli tüfekler verildi. Somali’ye verilen silahların Türk yapımı MPT-76. Türk askerleri Somali subay ve astsubayları El Kaide bağlantılı radikal terör örgütü El karşı mücadele edebilmeleri için eğitiyor.(2)
Geçtiğimiz ay Somali hükümetinin aldığı bir başka karar da Somali Limanlar ve Deniz Taşımacılığı Bakanlığının, Somali Bölgesel Hükümeti ile DP World Liman şirketi arasında yapılan ve önümüzdeki 30 sene için stratejik Berire limanının idaresini Dubai şirketine veren anlaşmayı tanımadığını açıklaması olmuştu.(3) Somali gibi fakir bir Afrika ülkesinin bu kararı alması öyle kolay değil. Çünkü DP World; altı kıtada 40’ın üzerinde ülkede 50’yi aşkın işletmeyle desteklenen, hem yüksek büyüme hem de stratejik pazarlarda önemli bir yeri olan 78 işletme deniz ve iç terminal terminaline sahip, devasa bir şirket. Şirket, 2005 yılında Dubai Liman İşletmesi ve 1999’da faaliyet göstermeye başlayan Dubai Ports International’le birleşti. 2006’da Birleşik Krallık’taki P & O Group’u dünyanın en büyük dördüncü büyük liman işletmecisi olan 3,9 milyar sterline (7 milyar dolar) satın aldı. Dubai Ports International’ın (DPI)] ilk projesi, Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde Güney Konteyner Terminali’nin (ÖTV) yönetimi ve işletilmesi konusunda yerel bir ortakla işbirliği oldu. DPI daha sonra 2000’de Cibuti, 2002’de Vizag, Hindistan ve 2003’te Constanta (Köstence), Romanya limanlarında çalıştı. Ocak 2005’te DPI, CSX World Terminals’i (CSX WT) satın aldı. Daha sonra, Eylül 2005’te Uluslararası Dubai Limanları adını alarak Dubai Limanları Kurumu (DPA) ile birleşti. DP World, küresel ticaretin önde gelen bir tedarikçisi ve tedarik zincirinin ayrılmaz bir parçasıdır. Deniz ve iç terminaller, denizcilik hizmetleri, lojistik ve yan hizmetlerden teknoloji odaklı ticaret çözümlerine kadar çok sayıda ilgili işletmeyi bünyesinde barındırıyor. Altı kıtada 40’ın üzerinde ülkede 50’yi aşkın işletmeyle desteklenen, hem yüksek büyüme hem de kâr marjı yüksek pazarlarda önemli bir yere sahip olan 78 işletme deniz ve iç terminal terminali mevcut. 103 ülkeden 36.000’in üzerinde çalışandan oluşan özel ekibi var. Hükümetler, nakliye hatları, ithalatçılar ve ihracatçılar, topluluklar ve küresel tedarik zincirinin diğer önemli unsurları ile uzun yıllara dayanan ilişkiler geliştiriyor. Konteynır elleçleme (Gümrük gözetimi altındaki eşyanın asli niteliklerini değiştirmeden istiflenmesi, yerinin değiştirilmesi, büyük kaplardan küçük kaplara aktarılması, kapların yenilenmesi veya Tamiri, havalandırılması, kalburlanması, karıştırılması), şirketin ana işi ve gelirinin dörtte üçünden fazlasını oluşturuyor.(4)
Hüseyin Osman Hüseyin’in Somali Ulusal Güvenlik ve İstihbarat Birim başkanlığına getirilmesinden sonra en başarılı hizmeti, başkent Mogadişu’daki Aden Adde Uluslararası Havalimanı’nda, Dubai’den geldiği kaydedilen 9 milyon dolar nakit taşıyan BAE’ye ait bir uçağın yakalanması ve paraya el konulması oldu. Paranın nereye ya da kime gönderilmek istenildiğine dair soruşturma başlatıldı. Somali hükümeti; Körfez ülkeleriyle yaşanan Katar krizinde tarafsız kalmayı tercih etti ve BAE arasındaki ikili ilişkiler düşük seviyede. Somali Federal Parlamentosunda, 12 Mart’taki oylamada, özerk Somaliland ve Etiyopya yetkilileriyle Berbera limanının işletilmesine ilişkin anlaşma yapan Dubai merkezli DP World şirketinin ülkedeki tüm çalışmalarının yasaklanması ve şirketin en kısa zamanda Somali’yi terk etmesi yönünde karar alınmıştı. Kararda, DP World şirketinin söz konusu 3 limanın işletmesiyle ilgili yaptığı anlaşmanın anayasaya aykırı olduğu, ülkenin birliği ve bağımsızlığına karşı tehdit teşkil ettiği, bu yüzden geçersiz sayıldığı duyurulmuştu.(5) Somali yetkililer konuyla ilgili konuşmaktan kaçınırken, Kenya’daki Somali etnik kökenlilerin temsilcisi ve The United Republican Party (URP) milletvekili Aden Duale, Abu Dabi yönetiminin Somali’de ticari şirketler aracılığıyla vekalet savaşı yürüttüğünü, Mogadişu yönetiminden, ülkenin istikrarını bozmak isteyenlere izin vermemesini ısrarla vurguluyor. Söz konusu paranın Somali hükümetini istikrarsızlaştırmak isteyen isyancı gruplara dağıtılmak üzere ülkeye sokulmak istendiği değerlendiriliyor. Somali ile Türkiye arasındaki olumlu ilişkilerin Birleşik Arap Emirlikleri’ni rahatsız ettiği biliniyor.(6)
9 Milyon dolar nakit yük taşıyan uçağın, Abu Dhabi merkezli Royal Flight’e ait ve Abu Dhabi’den havalandığı ortaya çıkmıştı. A6-DAS tescilli Boeing 737-700 tipi özel jetin Mogadişu’ya inmesinin nedeni kargosundaki paraların BAE tarafından eğitilen güvenlik güçlerine yapılacak ödeme için Puntland’a gönderilecek olması. Eğer MİT ve Somali Ulusal Güvenlik ve İstihbarat Birimi’nin müşterek operasyonu olmasaydı, uçaktaki paralar Puntland’a giden yerel bir uçağa aktarılarak Somali’yi karıştırmak için eğitilen birliklere gönderilecekti. Puntland, Somali Demokratik Cumhuriyeti’ni oluşturan özerk bölgelerden biri.(7) JSC “Royal Flight havayolları” (Rusça: Авиакомпания« Роял Флайт) Abakan, Rusya merkezli, Moskova Vnukovo Havalimanı’na bağlı bir charter havayolu şirketi. Royal Flight (havayolu) Sri Lanka, Mısır, Tayland, Türkiye, Hindistan, Endonezya, Birleşik Arap Emirlikleri, Bulgaristan, Makao, Tayvan, Maldivler ve Vietnam’a charter hizmetleri gerçekleştiriyor. Havayolu 1992 yılında Abakan-Avia olarak kuruldu. Temmuz 2014’te Rus tur operatörü Coral Travel tarafından satın alındı ve 11 Temmuz 2014’te Royal Flight Airlines adını aldı.(8) Sahadan gelen özel bir bilgi; Etiyopya ve BAE; Somali’de birlikte hareket ediyor. Güçlü bir Somali devletini ulusal çıkarları açısından bir tehdit olarak algılayan Etiyopya savaş uçakları 2007’de Mogadişu havalimanını vurmuştu. ABD güdümlü Afrika Birliği Güçleri-Afrika Birliği Somali Misyonu’nun (AMISOM)- Somali’de adeta işgal kuvvetleri gibi davranıyor. Geçmişte ‘İslami Mahkemeler’ bugün de Şebab Hareketi’ bahane edilerek Somali’nin bağımsızlığına adeta gölge düşüren eylemleri var. Ankara’nın Mogadişu Büyükelçisi Olgan Bekar, tecrübeli bir diplomat. 05/09/2011-01/09/2014’te Dışişleri Bakanlığı, Doğu Afrika Genel Müdür Yardımcılığı görevinde bulunmuştu. 01/09/2014’ten günümüze Mogadişu’da görev yapıyor.(9) Somali Cumhurbaşkanı Muhammed Abdullah Fermacu ile Ankara arasında tüm diyalog kapılarını açık tutuyor. Birleşik Arap Emirliği; Fahrettin Paşa’ya hakaret etmenin bedelini ödedi sanıyorsa yanılıyor. Bu daha ne ki?
Bakınız:
1- https://tr.sputniknews.com/columnists/201708211029804180-golge-cia-turkiye-bae-cekisme/
2- http://kafkassam.com/somali-ornegi-afrika-boynuzuna-yerlesen-turk-ordusu-ve-mit-emperyalizmle-savasiyor.html
3- https://turkish.aawsat.com/2018/03/article55379325/es-sebab-somalide-stratejik-bir-kenti-ele-gecirdi
4- http://web.dpworld.com/about-dp-world/
5- http://www.hurriyet.com.tr/dunya/somalide-baeye-ait-ucaga-el-konuldu-40798724
6- http://www.trthaber.com/haber/dunya/somaliye-inen-bae-ucaginda-9-milyon-dolar-ele-gecirildi-359535.html
7- http://www.airturkhaber.com/haberler/bae-ucaginda-9-milyon-dolarlik-sir/
8- http://www.royalflight.ru/
9- http://mogadisu.be.mfa.gov.tr/Mission/Biography
Ömür Çelikdönmez