KÖŞE YAZARLARI

DİPLOMALI CAHİLLER, DİPLOMASIZ MUKTEDİRLER.


Aydın-Münevver-Entelektüel kim? Türk Aydını mı Türkiyeli aydın mı? Aydınların gaflet ve hıyaneti, aydınlardaki ideolojik körlükten ileri gelmektedir.                                                     

Batı emperyalizmi günümüz insanını, ilk çağların köleleri haline sokmuştur.

Bakın; bu gerçeği herkes dile getirmeye çalışır. Ancak alternatif oluşturma da zorluk yaşarlar. Kimileri bireysel, kimileri parti grubu olarak hareket ederler. Bazı kişiler ve partiler ise duyarlı görünüp duyarsızlıklarını çıkarları için devam ettirirler.



Bilgi Çağında bilgisizlik ve çaresizlik nedeniyle işbirlikçilik moda olmuştur.                                 

Aydın mı yoksa kimliksizleşen aydınlar mı var sorusu soruluyor!                                            



Liderlik için kriterlerin başında, küresel sermaye ve örtülü derin dünya örgütlerin icazeti gelmektedir.                                                     



Bilim adamı ve sorumluluğunu yitirmiş akademisyenler, devşirilen aydınlar ve embesil medya mensupları, Türkiye’yi sonu kaosa giden yolları döşemektedirler.                               



Dönek Aydınlar ve Diplomalı cahiller kafa karıştırmaktadır. Kimliksizlere dikkat  etmek gerekir.

Beynin biyolojik ve sosyolojik ritmi bozulmuş, siyasi irade felç edilmiş ve biyolojik saldırı hazırlığı yapılarak Psikolojik Savaş her alanda her şekilde kural tanımaksızın uygulanmaktadır.

İnsan ve toplum üzerinde zihin operasyonları ile kitlesel zihin çökertme silahı kullanılmaktadır.                               



Kontrollü Gerilim Stratejisi, kitlelerin düşünme sorgulama melekelerini alt üst etmiştir.

Dinleme merakı insanları sarmalamıştır.

Dikkat! Casus yanıbaşınızdadır. İstihbarat sistemlerinin şifreleri elinde olan küresel güç dünyayı dinliyor. Terörün yeni silahı internettir ve siber savaş her alanda sürdürülmektedir.                                      



Tele kulak ve medya-siyaset içiçe olmuştur. Özel Hayatın Gizliliğinin İhlali artmıştır bu nedenle derin kulaklara dikkat edilmelidir.                                                   

11 lazer güdümlü telekulak aracı ile telekulak her yerdedir.

Korku ülkesi algısı, kitlelerde oluşmuştur.                             

Bilgi toplumu ve çağın gerçekleri ortada iken insanlar teknoloji bağımlısıdır. Tehlikeleri algılamaktan uzaktır.                                

Siber güvenlik ortadan kalmış, bilgisayar yoluyla da takip sürmekte, mailler okunmaktadır             

Hakim-savcıları, generalleri, siyasetçisi, gazetecisi dinlenen bir ülke.                                     



Beyin avcıları işbaşındadır Yabancılar uzman, gazeteci, danışman, iş adamı akademisyen kimlikleriyle Türkiye’yi mesken tutmuşlardır. Provokasyonlarını kamu görevlisi kimlikleriyle örtülü bir şekilde rahatlıkla yapar hale gelmiştir.



Türkiye ve Ortadoğu; casuslar savaşı arenasıdır. Bölge kaosa sokulmuştur. ABD’nin kaostan kozmosa stratejisi işlemektedir. Bölge ülke lider ve kadroları, figüranlığı kabul etmiş rollerini oynamaktadırlar.



Dikkat edin: Bilgi kirliliği yaratan sosyal ajanlar peşinizde olabilir. Siyasetçilik, Gazetecilik, İstihbaratçılık ve lobicilik gözde meslek haline gelmiştir                                          

Muhbirlik, gizli tanıklık nemalanma ve takdir edilme kimliğine dönüşmüştür.

Gazete sayfalarında yer alan ve TV ekranlarında yer alan ucube tipler ücretli asalak işbirlikçilerdir. Ajan gazeteciler, ajan siyasetçilerle kolkoladır.



Gizli Tanıklık nedeniyle gizemli soruşturmaya maruz kalma endişesi, duyarlı herkeste panik meydana getirmiştir.



Propaganda, reklam ve siyaset; güç, servet ve şöhret aracıdır.                            

Asimetrik psikolojik savaş yürütülürken Kontrollü Gerilim Stratejisi uygulanmaktadır.

Propaganda neden ve kime karşı yapılır?  Halkın bilinçlenmesini önlemek sürüleşmesini sağlamak için yapılır.



Kim, neden, niçin, kime düşmanlık içindedir?  

Köleleşmiş halk güdüldüğünün farkında değil.                            

Global gelecek için stratejik algılama artmalıdır.



Günün Sözü. Sen seni seven ve güvenen insanlarla birlikte hareket et.

Av.Prof.Dr.Nurullah AYDIN

13 Eylül 2017-ANKARA

Zekai Paşa dikkat Avrupa Birliği Türkiye’yi Yunanistan’da Rubicon’la vuruyor!

Özel Kuvvetler Komutanı (ÖKK) Korgeneral Zekai Aksakallı’nın 2. Kolordu Komutanlığı’na atanmasıyla ilgili pejoratife yorumlara karşı çıkmış, 2. Kolordu’nun, Türk Kara Kuvvetlerine bağlı 1. Ordu’nun kolordularından biri olduğunu ve 2. Kolordu’nun kuruluşunun Cumhuriyet öncesine Balkan Savaşlarına uzandığını, Zekai Paşa’nın yeni görev alanının Balkanlar olduğunun, 2. Kolordu’nun kuruluş tarihi ve görev alanı ve yetkileri bilindiğinde daha net anlaşılabileceğini, Avrupa Birliği’nin yeni Yugoslavya projesinin Balkan krizine dönüşebileceğini, çünkü Avrupa Birliğinin Balkanlarda kendi yörüngesine girecek uydu birlikler tasarladığını. uzmanların yeni bir Balkan savaşının eli kulağında dediklerini yazmış, özellikle Yunanistan’ın pozisyonuna dikkat çekmiş, “15 Temmuz darbe girişimin hemen sonrasında 2016 sonlarında Yunanistan Genelkurmay Başkanı Evangelos Apostolakis ile Savunma Bakanı Panos Kammenos’un Türkiye’yi görüştükleri toplantıda Yunan Genelkurmay Başkanının, “Türkiye ile bir savaşa girilmesi halinde en iyi zamanın şimdiki zaman olduğu” söylediği basında yer almıştı. Dolayısıyla Yunan ordusunun Türkiye’ye yönelik bir askeri hareket başlatmak için her ana hazırlıklı olduğu ortada.” değerlendirmesinde bulunmuştum.(1)
Çok geçmedi birkaç gün önce THY Atina ofisine saldırdılar. Maddi hasara yol açan saldırıyı Ruvikonas (Rubicon) adlı anarşist örgüt üstlendi. Dışişleri Bakanlığı’ndan konuyla ilgili olarak yapılan açıklamada, “Söz konusu saldırının sorumluluğunun ‘Ruvikonas (Rubicon)’ isimli anarşist bir örgüt tarafından üstlenildiği Yunan polisi tarafından bildirilmiştir. Anılan örgüt, 26 Temmuz 2016 tarihinde Atina Büyükelçiliğimize, 5 Şubat 2017 tarihinde ise Gümülcine Başkonsolosluğumuza yönelik saldırılar gerçekleştirmişti. Yunanistan’daki Türk temsilciliklerine karşı gerçekleştirilen bu eylemlerin faillerinin en kısa zamanda yakalanarak yargı önüne çıkartılmasını bekliyoruz” denildi.(2)
Yunanistan bu tür eylemlere aşina. Geçmişinde 17 Kasım terör örgütü (N17) var. N17 terör örgütü Batı Avrupa’da terör faaliyetlerinin yaygın olduğu 1970’li yıllarda ortaya çıkmıştı. Bu dönem Avrupa’da Marksist ideolojiye dayanan terör faaliyetleri, devlet destekli gerçekleştirilen suikastlar, adam kaçırma olayları ve bombalama eylemlerinin yaygın olduğu bir dönemdi. Örgütün temel felsefesi Marks’ın “eğer şiddet değişimin gerçekleştirilmesi için en etkili ve temel bir araç ise ve şiddet olmadan devrim başarılı olamayacaksa, şiddet makul ve meşru görülebilir” felsefesine dayanıyordu. ABD’i kendine düşman olarak gören örgüt, Yunanistan’ın NATO’ya katılmasına karşıydı. Örgüt Amerika’nın Yunanistan topraklarındaki üslerinin kaldırılmasını istiyor, Türkiye’nin Kıbrıs’taki askeri varlığını kaldırılmasını savunuyordu. Yunanistan’da orta ve üst sınıfın varlığını istemeyen örgüt, AB ile sıkı ilişkiler kurulmasına da karşı çıkıyordu. Marksist-Leninist ideolojiyi benimseyen örgüt, emperyalizm, kapitalizm, Amerika, Avrupa Birliği ve NATO karşıtı söylemleriyle tanınıyordu.(3)
Saldırıyı üstelenen Ruvikonas (Rubicon) adlı anarşist örgüt, 17 Kasım terör örgütü (N17)’den farklı ve Avrupa Birliği aleyhtarlığı söz konusu değil. Belki biraz ABD aleyhtarlığı var. Nitekim 08 Kasım.2016’da Ruvikonas (Rubicon) adlı anarşist örgüt, Yunanistan’ın Selanik kentinde bir grup gösterici, Selanik’te kent merkezindeki Çimiski Caddesi’nde ABD Başkonsolosluğu’nun binanın önüne gelerek, ABD Başkanı Barack Obama’nın 15 Kasım’da Yunanistan’a yapması beklenen ziyareti protesto etmiş, gösteri sırasında yaklaşık 15 kişi, güvenlik görevlilerini geçerek içeri girmiş, Konsolosluk bürolarının bulunduğu binada sloganlar eşliğinde Amerikan karşıtı pankart açarak bildiri fırlatan göstericiler, olay yerine gelen polisler tarafından dışarı çıkarılmıştı. Eylemciler bildiride ABD’nin Yunanistan’ın içinde düştüğü ekonomik krizde rolüne dikkat çekmişler, dış politikasını ve Ortadoğu’daki yayılmacı politikalarını eleştirmişti. Hatta bazı firmalara çağrıda bulunarak Amerikan ürünlerini satmamalarını istemişlerdi.(4) Daha öncede 29 Haziran 2016’da Rouvikonas üyeleri Atina şehir merkezindeki Meksika elçiliğinde de benzer protesto eyleminde bulunmuştu. Grup, Meksika’daki yolsuzluk ve insan hakları ihlallerini protesto etmiş ancak Yunan Polisi herhangi bir tutuklama veya gözaltı gerçekleştirmemişti.(5)
Ruvikonas (Rubicon) adlı anarşist örgüt adını, İtalya’daki bir nehirden alıyor. Rubicon (Latince: Rubico, İtalyanca: Rubicone, ‘rubikone’ olarak telaffuz edilir), kuzey doğu İtalya’da, Ravenna’nın hemen güneyindeki sığ bir nehir. Roma imparatorluğunda, Roma’ya dönen komutanların ordularını bırakmaları gereken sınır, bu nehirdi. ‘rubikonu gecmek’ Roma’ya başkaldırmak anlamına gelirdi ve hiçbir general kolay kolay bu sınırı geçmeye cesaret edemezdi. Julius Caesar M.Ö. 49’da ünlü bir nehri geçti ve Roma İmparatoru oldu. “Rubicon’u geçmek” deyimi, geri dönüşü olmayan noktadan ileri gitmek anlamında kullanılır ve Jül Sezar’ın MÖ 49 yılında Lejyonu ile nehri geçmesini ima eder. Nehir, Apenin Dağları’ndan Emilia-Romagna bölgesinin güneyindeki Adriyatik Denizi’ne, Rimini ve Cesena kasabaları arasında 80 km (50 mil) boyunca akar. Latince “Rubicō” sözcüğü, “kırmızı” anlamına gelen sıfat rubeus’dan gelir. Irmak, sularının çamur tortuları ile kırmızı renkte olması nedeniyle adlandırılmıştır. Ruvikonas (Rubicon) adlı anarşist örgüt, KIZIL çağrışımı ile Marksist bir felsefe ve yapıya sahip olduğu izlenimi vermeye çalışıyor. Lakin adını aldığı topraklar bu örgütün Made İn Europe olduğunu gösteriyor.
Ruvikonas (Rubicon) adlı anarşist örgütün eylem kronolojisine bakılırsa asıl hedef tahtasına oturtulan ülke hiç şüphesiz Türkiye. 05.05.2015’te Yunanistan’ın başkenti Atina’da, kendilerini “iktidar karşıtı anarşistler- Ruvikonas (Rubicon) ” olarak adlandıran anarşist örgüt üyeleri, Türk Büyükelçiliği önünde eylem yapmış, Şehit savcı Mehmet Kiraz’ın katillerinin serbest bırakılmasını isteyen göstericiler Büyükelçilik binasına giriş çıkışları engellemişti. Şehit savcı Mehmet Kiraz’ın katillerinin serbest bırakılması taleplerinin yazılı olduğu broşürler dağıtan ve pankart açan grup üyelerine polisin müdahale etmekte yetersiz kaldığı görülmüştü.. Olayla ilgili Yunan medyasına yansıyan haberlerde, Türk Büyükelçiliği önünde eylem yapan kişilerin, daha önce de meclis avlusunda cezaevlerinde açlık grevi yapan mahkûmlara destek amacıyla gösteri yapan “Rubicon” adlı anarşist grubun üyeleri olduğu belirtilmişti.(6)
26 Temmuz 2016 tarihinde T.C. Atina Büyükelçiliği, 5 Şubat 2017’de Gümülcine Başkonsolosluğu ve son olarak THY Atina ofisine düzenlediği saldırılar, bunun ispatı. Anarşist kolektif örgüt Rubicon, Gümülcine Başkonsolosluğu sal eylemini Türkiye’de tutuklanan ve kaçırılan Türk ve Kürt devrimcilerle dayanışma bağlamında gerçekleştirdiğini ifade etmişti.(7) Örgüt Türkiye’deki 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ek koruma önlemleri alınan Atina’daki Türk Büyükelçiliği’ne 26 Temmuz 2016’da boyalı saldırı düzenlemesinin ardından Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’na ait gizli bir belgeyi yayınlamıştı. Gizli belgede Vassileos Gheorgiou B’11 10674 Athens, Greece adresinde bulunan Türkiye’nin Atina Büyükelçilik bünyesinde faaliyet gösteren Basın Müşavirliğinin MİT Yuvası, burada çalışan Türk görevlilerin MİT mensubu olduğu bilgisi yer alıyordu.(8)
Avrupa Birliği’nin yeni Yugoslavya projesi gibi Akdeniz İçin Birlik projesi de var. AB, Akdeniz havzasında bütünleşme sürecini bu oluşum üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyor. Bütünleşme sürecinde engel gördüğü ülkelere yönelikte bazen yol haritası dışına çıktığı özellikle Yunanistan’da Türk hedeflere yönelik eylemlerden anlaşılabilir. 1995’te başlayan ve Barselona Süreci olarak da bilinen Avrupa-Akdeniz Ortaklığı’nın (EUROMED) devamı olan Akdeniz için Birlik (AiB), görünürde Akdeniz’de işbirliğinin güçlendirilmesini amaçlayan hükümetler arası bölgesel bir örgüttür. AiB, siyasi diyalog ve ekonomiden sosyal ve kültürel alanlara uzanan geniş bir yelpazeyi kapsayan bir işbirliği platformu. 1995’te başlatılan Avrupa-Akdeniz Ortaklık sürecinde yer alan Türkiye, söz konusu sürecin devamı olan AiB örgütüne de, kurulduğu 2008 yılından bu yana üye. İşte Avrupa Birliği Akdeniz bölgesinde, Ruvikonas (Rubicon) gibi anarşist örgütler aracılığıyla Türkiye’ye mesaj vermek derdinde. Türkiye’de karşı mesaj vermek ihtiyacı hissederse, hiç şüpheniz olmasın, Zekai Aksakallı Paşa, gereğini yapacaktır!
Bakınız:
1- 24 Ağustos 2017/ http://www.kafkassam.com/zekai-aksakalli-pasanin-2-kolordu-komutanligina-atanmasi-balkan-savasina-hazirlik-mi.html
2- https://www.batitrakya.org/bati-trakya-haber/turk-hava-yollarinin-atina-ofisine-cirkin-saldiri.html
3- 2 Eylül 2017/ http://www.kafkassam.com/vatan-sasmaz-filiz-aker-cinayetinin-papandreu-suikastiyla-ilgisi-var-mi.html
4- 08 Kasım, 2016/ http://en.protothema.gr/anarchist-group-rubicon-member-invade-us-
5- 29.06.2016/ http://www.ekathimerini.com/209989/article/ekathimerini/news/suspected-anarchists-storm-mexican-embassy-in-athens
6- 05.05.2015 -http://www.hurriyet.com.tr/turk-buyukelciligi-onunde-eylem-yaptilar-28920538
7- http://www.yenibalkan.com/dunya/gumulcinedeki-turk-konsolosluguna-boyali-saldiri-h8673.html
8- http://www.palo.com.tr/a/rubicon-yunan-

Ömür Çelikdönmez
Twitter:@oc32oc39

9 EYLÜL ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ!..

Bugün 9 Eylül 2017... Mustafa Kemal Atatürk'ün komutası altında Türk Ordusunun düşmanı tabiri caiz ise denize dökerek “Güzel İzmir”i düşman işgalinden kurtarışının 95.yıldönümü!

Türkler açısından çok önem arz eden bir gün. Çünkü Anadolu topraklarında 15 Mayıs 1919'dan 9 Eylül 1922 tarihine kadar başımıza gelmedik melanet kalmamıştır.

Günümüzde bunların farkındamıyız? Elbette bir çok mesele de olduğu gibi bunları da, bilmeyiz. Bize bunları, gizli bir el öğretmemiştir.

Ancak sözlü tarih denilen bir olgu nedeni ile Ege bölgemizin yaşlıları, başlarına gelenleri ve olan bitenleri evde, kahvede, sohbette, muhabbette daima anlatıp durmuşlardır.

Onun için başta İzmir olmak üzere tüm Ege; Atatürk'e ve Türk Ordusuna kalben büyük bir samimiyetle bağlıdır. Gericiliğe, yozluğa, yobazlığa ve düşman seviciliğe karşıdır. Ruhsal genetikleri sebebiyle yeniden başımıza bir şey gelirse, düşmanı tekrar denize dökmeye hazırdır.

Düşman bugünde olduğu gibi sadece Yunan değildir. Onlarca yıl süren plan ve hazırlıklardan sonra 15 Mayıs 1919'ta Yunan askeri; yüzlerce İngiliz, Amerikan, Fransız ve İtalyan gemilerinin refakatinde ve korumasında İzmir'i işgale başlamıştır.

Yaklaşık üç buçuk yıl sonra bir 9 Eylül günü, bu Yunan Ordusu ve kendi ülkesine ihanet eden Rumlar İngiliz gemilerine binerek kaçmışlardır.

Bugünde Ege'deki Türk Adaları; ABD, İngiltere, İsrail, Almanya ve Rusya gibi ülkelerin yönlendirmesi ve isteği üzerine Yunanistan tarafından yerli işbirlikçilerin suskunluğu ile tıpkı Midilli gibi pervasızca işgal edilmektedir. Şimdi siz Midilli'nin işgalini hatta Girit'in verilişini de bilmezsiniz değil mi?

9 Eylül bunları hatırlattığı için önemlidir. Öleceğini bildiği halde direniş ateşini yakan Hasan Tahsin'i, Türk bayrağını yeniden İzmir valilik binasına diken Yüzbaşı Şerafettin'i ve çıplak ayakla, aç bilaç, yorgun argın ama ruhundaki mücadele azmi ile İzmir'e koşarak değil adeta uçarak giren Türk askerini hatırlattığı için önemlidir.

9 Eylül; ihaneti içselleştirmiş yerli işbirlikçilerin durdurulduğu gün olarak önemlidir. Vatanın özgürlüğü ile işgali arasındaki mukayeseyi istemiyerekte olsa yapmak zorunda kalmış olan Türk Milletinin, istiklalin ne demek olduğunu bir kez daha anladığı gün olarak önemlidir.

9 Eylül'ün ifade ettiklerini ve o günün ortaya çıkardığı “9 Eylül Ruhu”nu bir kaç kelime ile anlatmanın elbette aczi içindeyim. Olsun yine de hatırlamak ve hatırlatmak istedim. Sarı Paşa'mı ve onun yılmaz neferlerini anmak istedim.

9 Eylül sadece İzmir'lilere değil, Türkiye'nin dört bir köşesinde ve tüm Türk Dünyasında aklı ve yüreği benim gibi atan herkese kutlu ve aydınlığa ulaşmak için zihinlerdeki prangaların kırıldığı gün olsun.

Özcan PEHLİVANOĞLU
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
https://twitter.com/O_PEHLIVANOGLU

ANKARA KERKÜK’TEN VAZGEÇMEMELİ

Kerkük, Tuz, Kifri ve Musul’un bir bölümünü içine alan ihtilaflı bölgeler dahil IKBY’nin Kuzey Irak’ın neredeyse tamamı üzerinde 25 Eylül’de öngörülen referandumun gerçekleşmesi için geri sayım başladı.
Bağdat, Tahran ve Ankara’nın referandumun yapılmaması için farklı dozlardaki tutumları, şu ana kadar herhangi gerçek bir aksiyon içermemektedir. ABD ve Arap Birliği’nin de kenarda durmaları düşündürücüdür. IKBY ise çok emin adımlarla hareket etmesi bir yerlere güvendiğini göstermektedir. Irak, 1991’den günümüze kadar Irak’ın kuzeyindeki daha doğrusu 1970 yılından beri ABD’nin dayatmasıyla Saddam – Barzani arasında sınırı çizilen bölgeyi gözden çıkarmıştır. Şimdi Bağdat’ın yaygarası Kerkük değil petrolü içindir.
Bağdat lafta referandumu tanımayacağını söylüyor. Neden şu ana kadar parlamentosundan bir karar çıkaramadı?
İran’a gelince, PKK dahil Süleymaniye (KYB) üzerinde etkinliği yüksektir. Kandil’in %70’i İran topraklarında yer alıyor ve İran öteden beri Kürtlerin isyan hareketiyle de iç içedir. 
Ankara’nın tutumu günlerdir ulusal ve uluslararası medyada tartışılıyor. Ankara’dan Barzani’ye “hak ettiği yanıtın verilmemesi” bazı nedenlere bağlanıyor. En önemlisi petrol ve doğalgaz ihtiyacı düşünüldüğünde, Almanya ile de arasını açmaması gerekmez miydi? Irak’ta ikinci İsrail devletinin kurulacağı görüşüne gelince;  Ankara’nın 1948’de kurulan İsrail’i ilk tanıyanlardan olması ve “One Minute” çıkışını da geçiştirebildi. Bir de Türkiye – İngiltere arasında imzalanan antlaşmalardan söz ediliyor. Maalesef bazılarınca bu konu hezeyan ve abesle iştigal olarak nitelendiriliyor.
Öncelikle 5 Haziran 1926 tarihli Türkiye – İngiltere – Irak arasında imzalanan sınır anlaşması, Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nın devamıdır.
Eski Danıştay üyesi Sn. Ali Karamahmutoğlu 19 Eylül 2014 tarihli makalesinde Türkiye’nin Kıbrıs sorunundan haberdar olmadığını, 1950’li yıllarda zor şartlarla karşı karşıya kalan İngiltere’nin Lozan’ın 16. Maddesine dayanarak Türkiye’yi Kıbrıs meselesinin içine çektiği yer almaktadır.
16. Madde ise; “Türkiye Antlaşmada belirtilen sınırlar dışında bulunan topraklar üzerindeki her türlü haklardan ve egemenliğinden vazgeçilmiş olduğunu bildirir ancak, bu toprakların kaderi, geleceği ilgililerce düzenlenmiş ve düzenlenecektir” hükmü yer almaktadır.
Buna göre Türkiye, Musul – Kerkük üzerindeki haklarını Irak devleti lehine feragat etmişse de ancak antlaşmaya göre Türkiye’nin onayı olmadan Musul ve Kerkük’ün statüsü değiştirilemez. Türkiye ile sınırı olan bölgelerde yeni devletler, statüler ortaya çıkamaz.
1991’de Türkiye’nin onayıyla ihdas edilen Güvenli Bölge ile ilgili olarak Ankara Kıbrıs’ta olduğu gibi ABD’yle ortaklaşa garantör sıfatını alabilirdi. Ancak o dönemin Başbakanı garantörlük değil bölgeye hakim olmak istedi ancak yapamadı. 
Ankara için ikinci bir fırsat 2003’te doğdu ancak 1 Mart tezkeresiyle yok edildi. Şimdi de referandumla ilgili görünürde bir strateji oluşturulamadı. Türkiye’nin gizli bir gündemi olup olmadığını bilmemekteyiz. Referandum öncesi veya sonrası İran “Evet” derse Kerkük’te iç savaş çıkabilir. Referandumun bir ucunda en fazla zarar görecek Türkmenler var. Türkmenlerin iradesi dışında Türkmeneli bölgesinin kaderi şekilleniyor. Türkmenler Irak devletinin kurulduğu günden beri hep muhalif cephesinde yer almalarına rağmen Irak’ın toprak bütünlüğünü savundular. Şimdi de aynı politika peşindeler. Türkmenler şu ana kadar Irak Merkezi Hükümeti’nden ne alabildiler? Zaten Kürtler de Türkmenleri küçük bir azınlık olarak görüyorlar.
Referandumdan sonra Türkmenlerin durumu farklı bir boyut içinde cereyan edecek. Artık bölgede yaşamları ve varlıkları nasıl, ne şekilde ve kimin garantisi altında idame edeceği düşüncesi tartışılmalı. Türkmenler eleştiriyi bırakıp mutlaka bir proje üretmelidir.
Türkmeneli Türkmenler için yurt olmasının yanı sıra Türkiye için de stratejik bir öneme sahiptir.

Dr. Cüneyt Mengü
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Kuzey Irakta MİT mensuplarının kaçırılması Hakan Fidan’ı istifa ettirir mi?

Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir. Süleymaniye yakınlarında üst düzey(?) iki MİT mensubunun tuzağa düşürülmesinden önce bazı Türk şirketlerine yönelik tedhiş ve kaçırma eylemleri yaşanmıştı. MİT’in sahadaki elamanlarının bu tür gelişmelerden haberdar olmaması ve etkilerini analiz edememesi söz konusu bile olamaz. Çünkü Kuzey Irak’ta Türkiye’nin mevcudiyetine karşı provokativ saldırılar olabileceği öngörülüyordu. Nitekim 31 Temmuz 2017’de; “Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetiminin referandum kararıyla ortalık allak bullak. Bir tarafta Sykes-Picot’un bekçiliğine soyunan İran diğer tarafta bu bekçiliği üstlenmeyeceğini bir önceki başbakan Ahmet Davutoğlu’nun ağzından deklare eden ama Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduğunu her fırsatta açıklayan buna rağmen Barzani’nin Türkiye temasları sırasında havaalanında Barzani’nin başkanı olduğu bölgesel Kürt yönetiminin flamasını dalgalandıran Türkiye var. Kuzey Irak’ta Türk şirketlerinin varlığından rahatsız olan bazı siyasi parti örgütlerinin Türkiye’yi provoke etmeye yönelik eylemleri dikkat çekiyor. Örneğin Türkiye’nin bölgede iş yapan önemli inşaat firmalarından Ekinciler İnşaat Genel Müdürü Cuma Ekinci’nin fidye için, Süleymaniye’de, KYB politbüro üyesi Ata Serawi tarafından silah zoruyla alıkonulması gibi. Allahtan Türkiye’nin Erbil Başkonsolosluğunun haberi oluyor da Ekinci kurtarılıyor.” bilgisini ilk elden sizlerle paylaşmıştım.(1)

Bu olay sıcaklığını korurken, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) mensubu iki istihbarat ajanı Süleymaniye’nin Kuzeybatısında PKK tarafından kaçırıldı. MİT mensubu iki istihbarat ajanı, Süleymaniye Uluslararası Havaalanı’na üç kez geldiler ve Süleymaniye’de bir otelde kaldılar. Süleymaniye’nin Dukan bölgesine geçtikleri sırada ise PKK tarafından kaçırıldılar. Yerel kaynakların aktardığı bilgilere göre, iki istihbarat ajanının amacı PKK’nin üst düzey yetkililerine suikast düzenlemekti. Kaçırılan istihbarat ajanlarının PKK tarafından Kandil’e götürüldüğü de gelen bilgiler arasında. İki MİT ajanının PKK tarafından kaçırılmasının ardından Ankara’nın, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ile temas ettiği ve PKK tarafından kaçırılan istihbarat ajanlarının geri iadesinin istediği belirtildi. Ancak iade talebinin gerçekleşmemesi üzerine KYB’nin Ankara’da bulunan ofisi kapatılmış, KYB Ankara temsilcisi Bahroz Galali ailesiyle beraber geri gönderilmişti.(2) aslında bu süreçte yaşananlar tam bir ‘persona non grata’ durumu. Latince ‘istenmeyen kişi’ anlamına gelen ‘persona non grata’ terimi, devletlerarası hukukta, egemenliği altında bulunulan devletin, ülkesinde istemediği bir kişiyi ilân ederek ülke sınırları dışına çıkarma kararını ifade ediyor.

Başkent Ankara’daki KYB ofisinin aniden kapatılmasıyla ilgili değerlendirmelerde “MİT mensuplarının PKK tarafından KYB’nin sorumluluk alanı olan Süleymaniye’de kaçırılmış olması sonucunda Türkiye’nin faturayı KYB’ye kestiği” yorumları ağır basıyor.(3) KYB referandum konusunda Barzani’nin partisi KDP kadar istekli değil. Bu nedenle Barzani politikalarının geleneksel destekçisi Türkiye’nin; kaçırılan MİT çalışanlarının iadesinde işbirliğine yanaşmayan veya yetersiz kalan KYB Ankara ofisini kapatmasını, Barzani’nin elinin güçlendirilmesi olarak okumanın daha doğru olduğu kanaatindeyim. Bunun anlamı Türkiye Kuzey Irak’ta sadece Barzani’nin partisini muhatap kabul ediyor demektir. Barzani’nin istihbarat örgütü Kürdistan Bölgesi Güvenlik Ajansı (Parastin) yetkilileri olayın farkında olmalılar ki Süleymaniye’de PKK üyelerine yapacağı operasyondan haberdar olmadıklarını, Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (YNK) olaydan haberdar olduğunu ve koordineli hareket içinde olduklarını belirtmişlerdi.(4) Bunun tersinden çapraz anlamı ise önümüzdeki süreçte Kuzey Irak’ta iki başlılığın ortadan kalkacağı ve Erbil’in tek yönetim merkezi konumuna kavuşturulacağı olabilir mi? İki MİT yöneticisinin PKK tarafından alıkonulduğu bilgisini ilk olarak Talabani liderliğindeki Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) Sözcüsü Sedi Ahmet Pire paylaşmıştı. Bence bu olayın perde arkasında ve hatta KYP Ankara ofisinin kapatılmasında işte bu ifşaat var. (KYB) Sözcüsü Sedi Ahmet Pire, muhtemelen CIA kaynaklarının kendisi ulaştırdığı İki üst düzey MİT yetkilisinin Süleymaniye’de Kandil ile temas ettiği bilgisini deşifre etmekle görevlendirilmişti. Nitekim MİT’çilerin eylem planını ve yerinin PKKlılara bildirilmesinde Talabani’nin partisinden şüpheleniliyor.(5) Ankara ise bu girişiminin deşifre olmasından duyduğu rahatsızlığını/kızgınlığını KYP Ankara Temsilciliğini kapatarak misillemede bulundu.

Sıkı durun bomba soru şu; MİT mensupları kaçırıldı mı? Alıkonuldu mu? Temaslarda bulunmakla mı görevliler? Yoksa Türkiye’deki iç siyaseti dizayn etmek isteyen güç odaklarının Kuzey Irak üzerinden manipülasyonu mu? Çünkü Kuzey Irak’taki KDP ve KYP kaynakları ve bunlara yakın medya organları Mit çalışanları için kaçırıldıkları ifadesini tercih ederken olayın gerçek faili PKK kaynaklarının MİT mensuplarının alıkonulduğunu özellikle vurgulayarak belirttiklerine göre bunun bir kaçırma olayı değil görüşme sonrası hareket özgürlerinin kısıtlanması olduğu söylenebilir. Ayrıca KYP Ankara ofisinin kapatılması, PKK’nın kaçırma eylemine misillemeyse neden bu olayı ilk elden PKK açıklamadı da KYP açıkladı? sorusunun cevabı da önemli. Bir diğer soru da şu; Kuzey Irak’ta bulundukları kesinleşen iki MİT mensubunun statüsü nedir? Sıradan istihbarat görevlisi mi yoksa üst düzey yetkili mi? Üst düzey iki yetkilinin iddia edilen suikast eylemi için sahaya inmesi mantıklı değil. Ankara’nın Kuzey Irak’ta özellikle Kandil’de temas aradığı söylenebilir. Nitekim PKK kaynakları bu girişim açığa çıktıktan sonra kaçırılma değil alıkonulma ifadesini kullandı. Konuyla ilgili açıklamada bulunan KCK Genel Başkanlık Konseyi üyesi Diyar Xerîb, MİT’in bazı elemanlarının kendileri tarafından alıkonulduğunu doğruladı. Bu kaçırılma veya alıkonulma olayını daha da ilginç kılan KCK yürütme konseyi eşbaşkanı Cemil Bayık’ın, “Erdoğan-Bahçeli, MİT ve özel harp dairesi eliyle yönetimimize yönelik bir takım eylemler geliştirmek istiyor. Kaçırmadır, suikasttır kısaca yönetimini imha ederek hareketi tasfiye etmek ve Kürt soykırımını gerçekleştirmek istiyor, kaderini de buna bağlamış.” sözleri. Bayık olayı doğruluyor ama özellikle mit mensuplarının kendileriyle temasını açığa çıkaran Kürdistan Yurtsever Partisini bu konuda MİT ile işbirliği yapmakla suçluyor. PKK kanadına göre olay büyük bir komploydu ve amacı KYB bölgesinde böyle bir suikast yaptırarak KYB ile PKK’yı yani Kürt güçlerini birbirine düşürmekti.(6)

İki MİT çalışanı ortada yok. MİT mensuplarının Süleymaniye yakınlarında Dukan Gölü civarında kaybolmasına karşılık kendi sorumluluk bölgelerinde Türk görevlilerin güvenliğini sağlayamadığı gerekçesiyle KYP Ankara bürosu kapatıldı. Olay bu! Ancak bunun bir darbe girişimi olduğunu da iddia edenler var. Aziz Nesin’in oğlu Ahmet Nesin kaçırılan MİT mensupları olayının Erdoğan’ın darbe girişimi olduğunu iddia ediyor. Gerekçesi de; şu anda yapılan hiçbir ankette ve hiçbir seçimde Erdoğan’ın kazandığı sonuçların çıkmadığı, Erdoğan’ın bu olayı kendisi açısından tek çıkış yolu olarak gördüğünü söylüyor. O nedenle Erdoğan’ın derdinin seçim yaptırmak değil, seçim yaptırmamak olduğunu belirtiyor.(7) Açıkça söylemek gerekirse benim için makul ve mantıklı bir gerekçe değil ve hakikatten uzak deli saçması.

MİT çalışanlarının kaybolmasıyla ilgili bir başka iddia ise bu olayın mevcut MİT Müsteşarının istifasını zorlamaya yönelik olduğu. Bu iddiayı ortaya atanlar; Bayık ve diğer üst kadro yöneticilerinin Süleymaniye’ye zaman zaman geldiklerinin de sır olmadığını, MİT’in Süleymaniye’de PKK’nın hareketlerini zaten izlediğini bu nedenle her zaman Süleymaniye’de MİT görevlilerinin bulunduğunu söylüyor. Süleymaniye’de ortadan kaybolan MİT yetkilileriyle ilgili sürecin bölgede diplomatik temsilciliği bulunan Avrupalı ülkelerince yakından takip edildiği biliniyor. İlginç olan Batılı diplomatik kaynakların olup biteni Iraklı Kürt yetkililerinden duyduklarını ifade ederken, eğer gerçekse MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın istifaya zorlanıp zorlanmayacağını sorgulaması.(8) Görüyorsunuz değil mi adamlar tekeden süt sağmanın peşinde belki de bir bildikler var teyit etmeye çalışıyorlar.

Bakınız:
1- http://www.kafkassam.com/sii-koalisyon-dagildi-mukteda-es-sadr-suudi-arabistanda-irakta-neler-oluyor.html
2- http://gazetemanifesto.com/2017/08/26/pkk-suleymaniyede-iki-mit-ajanini-kacirdi-iddiasi/
3- http://ilerihaber.org/icerik/milli-gazeteye-gore-arakan-suclusu-yoga-yogartik-75998.html
4- http://www.basnews.com/index.php/tr/news/kurdistan/
5- Ahmet Nesin/ https://www.artigercek.com/kacirilan-mit-mensuplari-erdogan-in-darbe-girisimi-miydi
6- https://grihat.com/iki-mit-yoneticisinin-kacirildigi-iddiasinda-ankara-sessiz/
7- Ahmet Nesin/ https://www.artigercek.com/kacirilan-mit-mensuplari-erdogan-in-darbe-girisimi-miydi
8- http://www.diken.com.tr/irakli-kurt-yetkililere-gore-pkknin-kacirdigi-iki-mitci-cok-yakinda-serbest-kalacak/


Ömür Çelikdönmez
Twitter:@oc32oc39
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

BİR 6-7 EYLÜL KARŞILAŞTIRMASI!...

Bugün 7 Eylül ve Türkiye'de Türklere ait olmayan medya “6-7 Eylül” olaylarını “kara leke” olarak ilan etmiş durumda. Diğer yandan da, Ermeni meselemizin istismarcıları yine soykırım yalanları peşinde! Kimse sormuyor, karşılıklılık mı yani mütekabiliyet var mı diye...

Kardeşim sen yaparsan benim elim armut mu, toplayacak? Elin adamı kırk bin tane film çevirerek Türk vatanı Balkanları elimden almış, sen de suçlu benmiymişim gibi bir de bana algı operasyonu yapıyorsun. Yok öyle yağma!

Ben Rum'a, Ermeni'ye, Yahudi'ye, Süryaniye ve Türk Milletinden gördüğüm herkese birinci sınıf vatandaş muamelesi yapmışım. Ya o, ne yapmış? Beni yani Türk'ü ve Türk devletini sırtından vurmuş... Bak sen 6-7 Eylül'e “kara leke” dersen, ben de sana 29 Ocakları hatırlatırım. Belki senin 29 Ocakları hatırlamak işine gelmiyordur ama olsun ben yine de, hatırlatayım.

“Türk Milleti, tarihi sorunlar içinde boğuşup duruyor  ve bu sorunların içinden akıl ve bilgi yolu ile değil de, yumurta kapıya geldiğinde kaba kuvvet ile çıkmaya çalışıyor.

Vereceğimiz örnekte bunun bariz bir göstergesi...

Sizlere bir “6-7 Eylül” ile “29 Ocak” karşılaştırması yapmak istiyorum.

Çoğunluğunuzun 6-7 Eylül olaylarından haberdar ama buna karşılık 29 Ocak’tan pek bir bilginizin olmadığı malumumuz!

Halbuki, 6-7 Eylül olaylarının üzerinden 61 yıl geçmiş iken, 29 Ocak olaylarının üzerinden sadece 26 yıl geçti. Yani demek istediğim şu, 6-7 Eylül olayları meydana geldiğinde yaşayanların büyük bir kısmı öldü ve çoğunluğumuzda henüz doğmamıştık bile...

Ancak çoğunluğumuzun fiilen yaşadığı 29 Ocak 1988-1990 olaylarını, bırakın unutmayı duymadık bile ama buna karşılık 6-7 Eylül olayları film şeridi gibi önümüzde duruyor.

Gizli bir elin, bizi 29 Ocak olaylarından habersiz bırakırken, 6-7 Eylül olaylarını pişirip pişirip önümüze getirdiğini görüyoruz. Bunda da çok başarılılar.

Çünkü en basit bakış açısı ile 6-7 Eylül olayları Türkiye’de, 29 Ocak olayları Yunanistan’da oldu.

29 Ocak olaylarında Batı Trakya Türklerine verilen maddi zararın boyutu, 6-7 Eylül’de meydana gelen olaylardaki zarardan büyüktü.

Fikirlerinin tamamı yakınına katılmasam da Prof. Dr. Baskın Oran bile; 29 Ocak olayları ile 6-7 Eylül’ün bir çok benzerlikler gösteren kitlesel bir saldırı olayı olduğunu belirtiyor.

O dönem, İstanbul’daki Patrikhane’nin başındaki zatın muadili olan İskeçe Müftümüz rahmetli Mehmet Emin Aga ve daha birçok kişi öldüresiye saldırıya uğradı ve müftümüz günlerce Türkiye’de GATA’da tedavi gördü.

Şimdi size soruyorum; Patrik efendi Bartholomeos Türkiye’de böyle bir saldırıya uğrasa, dünya üzerimize çullanır mı, çullanmaz mı? Biz buna karşılık ne yapmışız, 29 Ocak’lardan Türk kamuoyunu habersiz bırakmışız! Rahmetli Mehmet Emin Aga’nın başına gelenleri anlatmamışız.

29 Ocak’ları hain aydın tipi bilmez ama kendine Türk Aydını yakıştırması yapanlarda bundan pek bir habersizdir. Siyasetimizi ise hiç sormayın, biz Türkler o cephede zaten perişan haldeyiz!

Peki olaylar bittikten sonra ne oldu? Türkiye, 6-7 Eylül olaylarında meydana gelen hadiselerden doğan zararı tazmin etti ve gereken tedbirleri aldı. Yunan tarafı ise Batı Trakya Türklerine karşı uyguladığı insanlık dışı politikaları aynen sürdürüyor.

Ne yazık ki; Yunanistan’daki Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığının “29 Ocak Milli Direniş Günü” adını verdiği bu günü yaratan koşullar, günümüzde de devam etmektedir.

29 Ocak 1990’dan sonra Yunanistan’da ne oldu derseniz; Yunanistan asimilasyon politikalarına devam etti, 60.000’nin üzerinde Batı Trakya Türkünü hukuka uygun olmayan bir şekilde vatandaşlıktan çıkardı ve en önemlisi Türk Dünyasında bir yıldız gibi parlayan Batı Trakya Türklerinin lideri Dr. Sadık Ahmet’i planlı bir trafik kazası ile şehit etti.

Durmadı, Türkiye’ye; Ruhban Okulunu aç, Patrikhanenin Ekümenikliğini tanı, vakıf mallarını iade et, Kıbrıs ve Ege’deki taleplerimi karşıla diye baskı yaptı. Yetmedi Pkk’ya kamplar açtı ve askeri – diplomatik destekler verdi. Şimdi de Ege’deki  Türk Adalarını işgal etmeyi sürdürüyor!

Biz bunlara karşı ne yaptık! 29 Ocak olaylarını konuşamadık bile...

Türkiye ile Yunanistan arasında sorunlar vardır ve olacaktır da... Ancak biz, bu sorunları bilmeli ve tedbirlerimizi ona göre almalıyız. Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığını asla yalnız bırakamayız ve bırakmamalıyız. Çünkü onlar bizim için inanılmaz çileli bir hayat sürüyor ve her 29 Ocak’ta “Biz Türküz” diye haykırıyorlar.

Buradan Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığına sesleniyorum: “29 Ocak Milli Direniş Günü”nüz kutlu olsun. Unutmuyoruz ve unutturmayacağız!”

Özcan PEHLİVANOĞLU
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
https://twitter.com/O_PEHLIVANOGLU

Sosyal Medya