BÜYÜKERŞEN’İ SEVENLER OKUSUN

Prof.Dr. Necmeddin Sefercioğlu


Bir “Sokak Adları” Kıyımı

Sokaklar, caddeler ve bulvarlar yerleşim yerlerinin can damarlarıdır. Bir şehir, kasaba veya köyün canlılığı onların hareketliliği ile ölçülür. Bu bakımdan onlara gereken ilginin gösterilmesi, adları ile, maddî ve manevî varlıkları ile özelliklerinin korunması, sürdürülmesi gerekir.

Onların; kişilerin, hattâ oralarda oturan halkın hayatında önemli ve değerli yerleri vardır. İnsanların çocukluk dönemleri, çoklukla, sokaklarındaki oyunlarla, gençlik dönemleri yine sokaklarındaki arkadaş gezintileri ile geçer. Çoğu kimseler sevinçlerini, kederlerini sokaklarındaki komşuları ile paylaşırlar. Çoğu emekliler günlerini sokaklarının başındaki kahvehanede geçirirler. Kısacası, herkesin, yaşadığı bu yerlerle ilgi çekici, bazen keyifli, bazen hüzün verici anıları vardır. Yani, sokaklar kişilerin hayatının, toplumun ayrılmaz birer parçasıdır.

Ve... Nasıl “yiğit nâmı ile anılır” ise sokak, cadde ve bulvarlar da adları ile tanınır ve anılırlar. Onlar hayatımızla iç içedir. Mektuplarımız onlarsız yerlerine ulaşamaz. Eş-dost ziyaretlerinde bile onların yardımına muhtacızdır. Resmî ve özel bütün ilişkilerimizi ancak onların yardımı ile gerçekleştirebiliriz. Çünkü onlarsız “adres” olmaz.

Bazı sokak, cadde veya bulvar adlarının iyi veya kötü ünleri vardır. Bir İstiklâl Caddesi, bir Bâbıâli Yokuşu, bir Yeşilçam Sokağı, bir Güniz Sokağı her birimizde değişik çağrışımlara sebep olur. Bu yüzden sokak adları kişiler açısından büyük değer taşır. Topluluklar için de öyle! Bu durumda, bir sokak, cadde veya bulvar bir kez adlandırıldı mı, o adın onlar (sokaklar, caddeler veya bulvarlar) herhangi bir sebeple ortadan kalkıncaya kadar değiştirilmeden sürdürülmesi istenir.

Batı ülkelerinde bu isteğe titizlikle uyulur. Sokak, cadde veya bulvar adları canı istendiğinde, sudan sebeplerle değiştirilmez. O ülkelerde böyle adlar yüzyıllardır, değiştirilmeden varlıklarını sürdürmüşlerdir; tabiî, daha yüzyıllarca da sürdüreceklerdir. Çünkü o ülkelerin insanları böyle ad değişikliklerinin orada yaşayan kişilerin, toplulukların, kurum ve kuruluşların özel, toplum ve iç hayatlarını alt-üst edebileceğinin bilincindedirler. İletişim imkânlarının çok geliştiği, insanlar ve toplumlar arası ilişkilerin ülke-aşırı, kat’a-aşırı ve deniz-aşırı boyutlar kazandığı günümüzde, adres değişikliklerinin kişilerin özel hayatını da, her türden ticarî veya başka kuruluşların çalışmalarını da olumsuz etkileyip karmaşaya sürükleyebileceğini bilirler. Ayrıca onlar, böyle yerlere konulan adları, siyasî anlayışlarına veya dünya görüşlerine uygun olmasa da korumakta bir sakınca görmezler. Çünkü imrenilesi bir “demokratik tahammül”leri vardır.

Ama bu, Türkiyemiz gibi demokrasiyi tam olarak hazmedememiş ülkelerde böyle olmuyor. Her iktidar veya yönetim değişikliğinde, çoğu ilk oluştukları yıllarda varilmiş sokak, cadde veya bulvar adları değiştirilip onlara yeni gelenlerin anlayışına, dünya görüşüne uygun adların verildiğine, onların da başka bir yönetimce yeniden değiştirildiğine tanık olabiliyoruz.

Bu ad değiştirme hastalığı Türkiye’de 1950 yılında başladı. 14 Mayıs seçimleri ile iktidarı tek parti yönetiminden devralan DP’nin mahallî yöneticileri, işe şehir veya kasabalarındaki, önceki iktidarın önde gelenleri saydıkları kişilerin adlarını sokak, cadde, bulvar ve kuruluş adlarından silerek başladılar. Gerekçeleri “yaşayan kişilerin adlarının sokak, cadde veya bulvarlara, okullara veya başka kuruluşlara verilmemesi gerektiği” idi. Buna dayanılarak, söz gelişi Ankara’da Kâzım Özalp Caddesi’nin adı Ziya Gökalp olarak değiştirildi. Muhlis Ertem Caddesine Mithatpaşa denildi. İnönü Bulvarı’nın adı Talâtpaşa oldu; İstanbul’da İnönü Stadyumu’nun adı Dolmabahçe’ye çevrildi (sonraki yıllarda bu iki ad, gelen iktidarlara göre birkaç kez yer değiştirdi). Bu tür değiştirmeler sonraki yıllarda da sürdürüldü. Çankaya’daki Karlı Sokağı’nın adı, evi oradaydı diye Uğur Mumcu olarak değiştirildi (Şimdi Ankara’da bu ad bir caddede ve bir mahallede yaşatılıyor). İlâhiyat Fakültesi’nin önündeki caddeye, öldürülmeden önce orada öğretim üyesi idi diye Bahriye Üçok adı verildi. Tabiî bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Oysa, bütün bu değişiklikler sonucunda verilen adların, yeni açılan sokak, cadde ve bulvarlara vaya kuruluşlara verilmesi ile hem eski adlar yaşatılır, hem de yenilerinin anılması sağlanırdı.

Sokak, cadde ve bulvarlara ad verme görevi ve yetkisi, mahallî yerleşim birimi kuruluşları olan “belediye”lere verilmiştir. Onlar, yeni açılan böyle yerleri, İçişleri Bakanlığı’nca yürürlüğe konulan bir yönetmelik uyarınca adlandırırlar. Anılan yönetmelikte ad vermede uyulacak hususlar belirtilmiştir. Buna göre “Sokak, cadde, bulvar, meydan ve benzeri yerlerde Anayasanın temel ilkelerine, mevzuata, kamu düzenine ve genel ahlâka aykırı, toplumda ayrımcılığa yol açabilecek nitelikte, yabancı dil kurallarına göre teşkil edilmiş kelime ve ifadelerden oluşan veya çirkin, müstehcen ve gülünç adlar konulamaz” [Resmî Gazete, 23434 (15.08.1998), 8.] Toplumun saygı duyduğu kahramanların, kişilerin, şehitlerin adlarının, toplumun ana dilindeki öteki adların bu yerlere verilmesine özellikle dikkat edilmesi beklenir. Böylece o adlar geçmişi hatırlatan, millî hafızayı uyanık tutan bir hizmeti de üstlenmiş olurlar. Adların Türkçe olması ise, Anayasa’nın gereğidir.

Ama mahallî yönetimler her zaman bunlara uymuyor. Bu ‘uymazlık’ın tipik bir örneğini geçen Temmuz ayında, Büyükşehir Belediye Meclisi’nden alelacele geçirilen ve hemen uygulamaya konulan bir kararla Eskişehir Büyükşehir Belediyesi vermiştir. Bu konuya büyük bir duyarlılıkla yaklaşan ve durumu hem savcılığa, hem de İçişleri Bakanlığına duyuran Eskişehir Türkocağı Başkanlığı’nın bu makamlara sunduğu dilekçelerde belirtildiğine göre, Eskişehir’de bulunan 1017 adsız ve 1853 mükerrer adlı, toplam 3700 sokak, cadde ve bulvarın adları Belediye Meclisi’nin 25 Temmuz 2000 günlü toplantısında, gündemde olmamasına rağmen, görüşmesiz oylanmış ve kabul edilmiştir. Türkocağı’nın belirttiğine göre bunların yarıya yakını, yıllardır yaşayan tek adlı sokakların adlarıdır. 2000’e yakını Türk dilinin yapı ve gramerine uymamaktadır. Konulan adların çoğu komik, söylenmesi zor ve çirkin adlardır. Böylece Türk tarih kültürü ile de alay edilmiştir.

Bazı gazetelerde de yayınlanan yeni veya değiştirilen sokak adları incelendiğinde Eskişehir Türkocağı yöneticilerine hak vermemek mümkün olmuyor. İşte sokaklara verilen bu yeni adlardan bazıları: Hipotenüs, Dolomit, Konçerto, Ekselans, Akrostiş, Plasman, Platform, Portföy, Mikado, Anofel, Antilop, Ekose, Albatros, Poligon, Senfoni, Urartu, Diyalekt, Kardarnot, Lapon, Kadel... Yani Türkçe olmayan birçok ad. Bir de değiştirilen adlara bakalım: Şehit Ali Karabulut Sokağı, Nem Sokağı, Şehit Mustafa Yıldız Sokağı Lokma Sokağı, Şehit Osman Gici Sokağı, Hasır Sokağı adını almış. İstiklâl adı yerini Güveç’e, Mevlâna Tokmak’a, Oruç Reis Mum’a, Barbaros Fırça’ya, Fevzi Çakmak Apolet’e, Ulubatlı Mutabık’a, Korkut Ata Milat’a, Namık Kemal Kuaför’e, Turgut Reis Bilmece’ye, Tevfik Fikret Kasket’e bırakmak zorunda kalmış. Cami Sokağına da, halk arasında domuz yavrusu için kullanılan Kotik adı uygun görülmüş. Batı Trakya Türklüğü’nün sembol adı Sadık Ahmet’in adına bile kıyılmış. Üstelik bu adların bir bölümü de kötü anlamlı; Eşkiya’nın tekil biçimi olan Şaki, Firavun, Afilli, Havra... gibi. Buna “kıyım” denmezse, ne denir?

Bütün bunlar iki dönem Anadolu Üniversitesi’nde rektörlük yapan Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’in başkanlığındaki bir Belediyece gerçekleştiriliyor. Belediye Başkanlığı’nda bir türlü rektörlükteki başarısını gösteremeyen muhterem, başarısını bu yolda göstermeyi denemiş olacak. Ama yaptığı işin ne bilim adamlığı ile, ne yöneticilikle ilgisi yok gözüküyor. Üstelik, durmadan maddî imkânsızlıktan yakınan ve Belediye Başkanlığındaki başarısızlığını buna bağlayan sayın Başkan, yeni ve değiştirilen sokak, cadde ve bulvar adları için bunları yapan tabelacılara iki trilyon ödeme yapmaktan çekinmemiş. Bu büyük meblâğ, bu işin altında bir “rant” olayı mı var sorusunu da, ister istemez, akla getiriyor!

Konu kamuoyuna da aktarılmış, fakat nedense gereken ilgiyi yeterince görememiş. Yalnızca Emin Pazarcı’ın bir makalesi ve bir gazetenin eki olarak yayınlanan bir gazetede yer alan haber, olayın kamuoyunda yankı bulduğunu gösteremez. Başka konularda mangalda kül bırakmayan sayın “medya”mızın bu konudaki suskunluğu manidar olsa gerek.

Öte yandan, bu çirkin uygulamayı büyük bir duyarlılıkla ele alan ve kamuoyuna maletmeye çalışan, aynı zamanda ilgili makamlara güzel gerekçeli suç duyuruları yapmaktan çekinmeyen Eskişehir Türkocağı yöneticilerini ve Ocağın değerli başkanı Doç. Dr. Nedim Ünal’ı kutlamanın bir borç olduğuna inanıyoruz. Eskişehir Belediyesi’nin yaptığı, onların da belirttiği gibi şehir çapında tam bir “kültür ihtilâli”dir ve buna karşı çıkmak kaçınılmaz bir vatanseverlik görevidir. Eskişehir Türkocağı bu kutsal görevi şerefle üstlenmiştir.

Bu olay, sokaklara, caddelere, bulvarlara, meydanlara ve benzeri yerlere ad verilmesi işlemlerinin bir yönetmelikle sağlanamayacağını, bunun çıkarılacak bir yasa ile güvenceye alınması gerektiğini açıkça göstermektedir. Hükûmetimizi ve Büyük Millet Meclisimizi bu kangren olmaya aday uygulamaları önlemeye çağırmak, bilmem, haddini aşmak mı olur?

 

Yorum ekle