TÜRKİYE’NİN ROTA DEĞİŞİKLİĞI VE TÜRKMENLERİN HAYAL KIRIKLIĞI

Türkmenler öteden beri kendi mutsuzlukları pahasına da olsa anavatan olarak belledikleri Türkiye'nin çıkarlarını ve güvenliğini hep kendi menfaatlerinden ve güvenliklerinden daha ön planda tutmuşlardır.

Söz konusu Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliği olunca geri kalan bütün meselelere teferruat olarak bakmışlar ve algılamışlardır. Sonucu tartışmalı olsa bile, Türkiye Cumhuriyeti'nin komşuları ile ilişkilerini, sıfır probleme indirmek amacı ile başlatmış olduğu çabaları takdirle ve memnuniyet verici bir gelişme olarak karşılamışlardır. Bu teşebbüsten kısa bir süre sonra, Türkiye’nin Irak merkezi yönetimi ile olan dostane ilişkileri, hasmane ilişkilere dönüşmüştür. Oysa ki, Irak – Türkiye ilişkileri, Irak Türkmenleri için, geçmişlerinde olduğu gibi, günümüzde de hayati önem arz etmektedir. İki ülke arasında olan ilişkilerin durumu,  müsbet veya menfi bir şekilde Türkmenlere yansımıştır.

Türkmenlerin, yıllardan beri Bağdat Merkezi Hükümetleri ile, ( kısmende Türkiyenin telkini ile) sürdürdükleri geleneksel siyasetleri birden bire ters yüz olmuştur. Türkmenlerin günümüze kadar iyi veya kötü muhatabları hep merkezi yönetimler olmuş ve Anayasal haklarını Bağdat'ta aramışlardır. Türkmenler, Irak’ta yaşayan tüm etnik gurup ve mezheplere eşit mesafede olmaya gayret göstermişlerdir. Siyasi spektrum içinde ki bütün fraksiyonlarla ilişkilerini barış içinde sürdürmeye gayret göstermişlerdir. Türkmenlerin, Türkiye ile olan tarihi bağları ve ilişkileri yüzünden, çoğu zaman, yaşantılarında  pahalıya mal olmuştur. Zira, Irak’ta Sünni veya Şii olsun  istisnasız bütün Araplar, Türkmenleri, Osmanlı’nın kalıntısı ve Türkiye’nin uzantısı şeklinde görmüşler ve onları potansiyel tehlike olarak telakki etmişlerdir. Muhtemelen Musul meselesinden ötürü de Türkmenlere gelmiş geçmiş bütün yönetimler mesafeli ve soğuk davranmışlardır. Irak’ta yaşayan Kürtler ise öteden beri bağımsız devletlerinin kurulmasında en büyük engel olarak Türkiye’yi  görüyorlardı. Bu yüzden Kürtlerin Türkmenlerle olan İlişkileride inişli çıkışlı bir seyir gösteriyordu.

14 Temmuz 1958 tarihinde, Albay Abdulkerim Kasım, Irak komünist Partisinin desteğiyle krallık rejimini kanlı bir ihtilalle devirdi. İhtilal Komuta Konseyinin ilk bildirisinden itibaren, ortaya atılan Arap – Kürt kardeşliği sloganı, diğer etnik gurupları rahatsız ettiği gibi, Türkmenleri bir hayli endişelendirmiş ve onları azınlık olarak göstermeleri, gelecekleri konusunda bir hayli tedirgin etmiştir.

Bu arada uzunca bir süreden beri Moskova'da sürgünde olan Molla Mustafa Barzani Irak'a döndü. Başkent Bağdat'ta yaptığı görüşmelerden kısa bir süre sonra, 24 Ekim 1958 tarihinde Kerkük'e geldi. Molla Mustafa Barzani'nin Kerkük'e gelişini kutlamak üzere toplanan Kürt ve Komünist Parti militanları Kerkük'ün değişik semtlerinde kutlama adı altında, taşkınlık ve kışkırtma hareketlerine başladılar. 25 Ekim 1958 günü, Barzani geceyi geçirdiği Kerkük Orduevinde vedalaşma merasimini bitirdikten sonra, Kerkük askeri havaalanından saat 15:00 civarında, helikopterle şehirden ayrıldı. Fakat Barzani Kerkük’ü gergin bir hava içinde terk ettiği sıralarda, şehrin bazı yerlerinde Türkmen gençleri ile Komunist Parti mensupları ve bazı Kürt gurupları ile  Türkmenler arasında çatışma başladı. Ortamı yatıştırmak ve teskin etmekte, Karargah’ı Kerkük’te olan 2.Ordu Garnizon Komutanı olan babam merhum Hidayet Arslan'a düştü. Bölgede ki taşkınlıklar ve gerginliker yüzünden olsa gerek ve strese dayanamayarak, o gün havalanında kalp krizi (Enfarktus) geçirerek hayatını kaybetti. Babamın vefatı önceleri vuruldu sanılarak, Türkmenler nezdinde büyük tepki ve infial uyandırdı. Türkmenlerin hamisi ve lideri konumunda olan Hidayet Arslan’ın ani vefatı büyük üzüntüye neden oldu. 26 Ekim1958 tarihinde olaylardan bir gün sonra, Kerkük tarihinde ender görülen sade ama halk kitlelerinin katıldığı muhteşem bir  merasimle toprağa verildi. Bu olaylar Türkmen – Kürt ilişkilerinde önemli dönüm noktalarından ilki sayılabilir.

Daha sonra baktığımızda 2.Dönüm noktası diyebileceğimiz olay Türkmen camiasını derinden sarsmış olan 14 Temmuz 1959 Kerkük katliamıdır. Bu olaydan sonra bir hayli soğuk ve durgun olan Türkmen – Kürt ilişkileri menfi yönde bir kat daha etkilenmiştir. Kürt ve komünist militanlarca 50’nin üstünde Türkmen hunharca katledilerek şehit olmuştur. Bu ve benzeri olaylar dünyanın gözleri önünde cereyan etmesine rağmen, Türkiye dahil hiçbir ülkeden bir tepki gösterilmediği gibi Kürtler tarafından da olup bitenlere karşı günümüze kadar Türkmenlerden özür dilenmedi.

2003 te ABD'nin Irak'ı işgali ile başlayan ve Kürtlerin üstlendikleri rol icabi Türkmen bölgelerindeki pervasız bazı uygulamaları ve müstevli gibi davranmaları, Türkmen – Kürt ilişkilerinde önemli bir sınav olarak gösterilebilir. Ayrıca, istisnasız bütün Kürt yönetici ve yetkililerinin açıklamalarında Türkmenleri ısrarla azınlık olarak sınıflandırmaları, Kürt bölgesi için hazırladıkları anayasadaki, sıralamada bile Keldo-Asurilerden ve hatta Ermenilerden sonra kaydetmeleri bilinçli stratejilerinin uygulaması olarak algılanabilir. Türkmenlerin Irak'ın kuzeyinde Kürtlerden sonra ikinci çoğunluk olduklarını bir türlü içlerine sindiremedikleri dikkatlerden kaçmamaktadır. Ayrıca, Türkmenlerin olağan üstü hassas olduğu Kerkük ile ilgili  açıklamalar ve diğer Türkmen yerleşim bölgelerinde hak iddia etmelerinden dolayı Türkmenler, Kürtlere ve kuzeydeki bölgesel yönetime hep mesafeli, tedirgin ve ihtiyatlı bir tavır segilemişlerdir. Kürt yetkililerle zaman zaman yapılan göstermelik görüşmeler ve toplantılar oyalayıcı olmaktan öteye hiç bir sonuç vermemiştir.

Yazımızın başında da değindiğimiz, Türkiye Cumhuriye'tinin, Irak merkezi yönetimi ile yaşanan gerginlik, iki ülke arasındaki ilişkilerde, şiddeti gittikçe artan ve tırmanan bir kriz halini almış durumdadır. Yaşanan bu kriz karşılıklı olarak iki ülke politikalarında değişikliğe neden olmuştur. Bütün bu gelişmelerden sonra, Türkiye-Irak ilişkileri kopma noktasına gelmiştir. Türkiye, Irak Merkezi Hükümeti ile Bölgesel Kürt Yönetimi arasındaki çekişme ve çıkmazda, geleneksel siyasetini ve stratejisini bir tarafa bırakarak, eksen veya rota değiştirerek Kürt yönetiminden yana taraf olduğunu ortaya koymuştur. Türkiye Cumhuriyeti, bu değişikliği yaparken mutlaka stratejik ve ekonomik çıkarlarını düşünerek bu değişikliklere gerek duymuştur. Türkmenler geçmişte de bir çok defa Irak’la ikili ilişkiler bozulmasın diye yüz üstü bırakılmaşlardır. Tarih tekerrürden ibarettir, işte tekrarlıyor!
.
Yukarıda arz edilen durum karşısında Türkmenleri hangi akibetler bekliyor bir göz atalım, Aylardan beri Irak Merkezi Hükümeti ile Bölgesel Kürt Yönetimi arasında    yaşanan gerginlik had safhada. Karşılıklı çatışma için hazırlıklar bütün şiddetiyle devam etmektedir. Kerkük başta olmak üzere bölge barut fıçısı halinde, her an bir sıcak çatışma yaşanabilir. Bu durum karşısında en çok Türkmen kanı dökülür. Görüldüğü gibi; Kürt bölgesi uzunca bir süreden beri, Irak’a pamuk ipliğiyle bağlı olan bağını koparmak için adeta fırsat kolluyor veya bahane arıyor. Bağımsızlıklarını ilan etmek üzere hazırlıklarını tamamlamış kırmızı alarm halinde beklemektedirler. Bu durumda Türkmenler, Irak’ın içinde iki ayrı yönetim altında bölünerek yaşamaya mahkum olurlar. Öte taraftan Sünni – Şii gerginliği her gün dozunu artırarak kendini hisettiriyor. Maliki yanlısı ve karşıtları arasında gün geçmiyor ki toplu protesto ve gösteriler olmasın.  Irak'ın bölünmesi gerçekleşirse veya bölünmeden Kerkük Kürt yönetimine terk edilirse Türkmenler Irak'ın içinde iki ayrı yönetim altında bölünerek yaşamaya mahkum olurlar. Böyle bir sonuç Türkmenler için felaketle, eş anlamlıdır. Öte yandan,  Sünni – Şii gerilimi her gün dozunu artırarak sürmektedir. Gelişen olaylar, ülkede içinde savaş sinyallerini vermektedir. 

Sonuç olarak; Türkmenler, itibarlı, saygın ve sözü dinlenen bir toplum halinde yaşamlarını sürdürebilmeleri için, Irak'ın içinde ki dinamikleri hesaba katarak ve devreye sokarak sorunlarına çözüm aramalılar. Irak vatandaşları olarak ilk elden meselelere müdahil olma yollarını bulmaları gerekiyor. Türkmen toplumu büyük çoğunluk itibarı ile muhafazakar, milliyetçi kendilerini Türk dünyasının bir parçası olarak kabul ederler. Ancak, yıllarca itilip kakılmaktan kurtulamamalarının altında,  hiçbir şey yapmadan, sadece Türkiye'den medet umarak, kurtuluşu beklemekle oyalanıp vakit kaybetmeleridir. Oysa ki Türkiye bölgesel güç olmasına rağmen   uluslararası konjoktür, kurallar ve kaidelere uymakla yükümlü olduğu bilinmektedir. Yapabileceği ve yapamayacağı hususlar olduğu unutulmamalıdır. Türkmenler, krallık ve cumhuriyet dönemlerinde geçirdikleri siyasi baskı ve travmalar yüzünden, miskin, ürkek, İdealsız, ideolojisiz ve hedefi olmayan bir kitle haline dönüştürülmuştur. Bu toplum muhteşem tarihinden feyz alarak, acilen toparlanarak, çağımıza uygun kültür ve idelojik devrim yaparak inançlı, ülküsü ve hedefi belli olan, davasına inanan bir nesil yetiştirmek zorundadır.

Tabii ki, kaybolan güvenin tesisinde sadece Arap ve Kürtleri suçlamak doğru olmaz. Karşılıklı güvenin kurulmasında, bizzat Türkmenlerede büyük görevler düşmektedir. Türkmenler siyasi kurumlarının yapılanmasında demokratik kuralları işleterek yöneticilerini seçme yollarını arama zorundadırlar. Kendi iç yapılarında ve yapılanmalarında demokratik kuralları devreye sokmayan, siyasi teşekküllerin ve siyasetçilerin hiçbir zaman inandırıcı ve başarılı olmaları beklenemez. Başarılı siyaset uygulamanın temelinde fikir ve düşünce bazında, halkında benimsediği hedef olmadığı sürece boşa kürek sallamış olunur. Donanımlı ve güçlü kadrolara ihitiyaç vardır.  Türkmenler; Arap ve Kürtlerle müzakere yapacak güçte siyasi teşkilatlarını acilen kurmaları gerekiyor. İleriye dönük kısa orta ve uzun vadeli projeler, strateji ve hedefler belirlenmeli. Türkmenlerin sünni ve şii kesimlerinde, hedef ve söylem birliği sağlanmalı. Her şeyden önce kendi ayakları üstünde duran, her konuda karar ve söz sahibi olan saygın bir topluluk görüntüsünü tesis edilmesi gerekiyor.


DR.MUZAFFER ARSLAN
10 OCAK 2013
KERKÜK

 

Yorum ekle